1. YAZARLAR

  2. Yılmaz Sandıkçı

  3. Bir Arap, Bir Türk Ve İstanbullu
Yılmaz Sandıkçı

Yılmaz Sandıkçı

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Arap, Bir Türk Ve İstanbullu

A+A-

Dün sabah, güne ilginç bir başlangıç yaptım. Suudi Arabistan’dan gelen Filistinli işadamı arkadaşlarımı almaya gittiğimde otelin önünde garip mi garip bir şekilde park etmiş iki otomobil vardı, İstanbul plakalı. Kocaman “park edilmez” yazısını görmemeleri mümkün değil, belli ki ciddiye almamışlar. Bilirsiniz, İstanbul şoförleri Konyalı şoförleri hiç beğenmez ve küçümser, kendilerini medeni trafik şövalyesiymiş gibi görürken Konyalı şoförleri bedevi yerine koyarlar… Daha garip olanı, nezaketten mi yoksa özgüvensizlikten mi bilmem, Konyalılar da bu tür hikâyeleri dinlerken İstanbulluların sözlerine hak verir, kendilerinin küçümsenmesini kabul ederler...
*
İstanbul plakalı araçları o şekilde park edilmiş görünce, aynısını yaptım ve önlerine koydum aracımı. Bir süre sonra, İstanbullu şoförler geldiklerinde park ettikleri yerden çıkamadılar, doğal olarak. Beni eleştirmek istediler, gerginlik çıkarmaya belki bir ders vermeye hazırdılar sanki. Ama ben hızlı davranıp “biz Konyalılar, sizin kadar iyi bilmeyiz trafik adabını, park etmeyi, sizin böyle yaptığınızı görünce doğrusu bu olmalı diyerek böyle park ettim, yanlış mı olmuş?” diye sordum… Hiç beklemedikleri bu tepkime güler misin ağlar mısın durumunda pardon, kem küm arası ne olduğu belli olmayan bir cevap ile binip gittiler.
*
Karakarganın hikâyesini bilir misiniz? Arap misafirlerimiz ile öğle yemeğinde bunu konuştuk. Zamanında karakarganın kendine has güzel bir yürüyüşü varmış ama tavus kuşunun ihtişamını görünce, ona benzemek istemiş karga. Tüylerini değiştiremeyeceğine göre, bari tavus kuşu gibi yürüyeyim demiş ve tavus kuşunun yürüyüşünü taklit etmeye başlamış, onun gibi yürümeye çalışmış uzun süre... Bir süre sonra olmayacağını anlayınca, vazgeçmiş ve kendi yürüyüş şekli ile devam etmeye karar vermiş ama eskisi gibi de yürüyememiş bu sefer, arada kalmış. Ne kendisi olabilmiş ne de diğeri…
*
Konu niçin buraya geldi? Çok normal, bir Arap ve bir Türk bir araya gelince başka ne konuşacak? Tarih, İslâm, Osmanlı… Tarihin bazı dönemlerinde bazı Türklerin İslâm’ı yaşamak için Arap geleneklerini taklit etmesi, Arap geleneklerini İslam zannetme hatasına düşmesi, Araplaşması ile bir kısım Türklerin de Türk olarak özüne bağlı kalıp İslâm’ı yaşamaya çalışması sonucu oluşan çelişkinin günümüzdeki yansımalarını dinledik. Dinledik, çünkü benden daha çok konuşan, Türkiye’de 2, Suudi Arabistan’da 3 şirketi olan, okumuş ve olaylara geniş bir açıdan bakan bir Arap vardı masada… Biz dinledik o konuştu. Arap dünyasında, kendi soyundan gelen peygamber Hz Muhammed (sav) efendimize rağmen Müslüman olamayan Arapları, hatta Mekke’de yaşadığı halde ömründe bir defa bile haccetmeyen, müşrik genini atamamış ve bu yüzden İslam’ı bile Kuran’a, Sünnete göre yaşamayan Arapları dinledik. Türklerin İslam’a hizmetini, Türklerin bazen İslâm’ın kılıcı, bazen de İslâm’ın kalkanı olduğunu dinledik…
*
Türklerin İstanbul’u fethettiklerinde henüz Fars veya Arap kültürünün altında ezilmediklerini fark ettik. Türklerin kendileri olmayı bırakıp, gerek dilde gerek sosyal hayatta Araplaşmayı egemen kılmaya başladıktan sonra da nasıl gerileyip, Araplaşma uğruna, öz olan Türk unsuru saraydan ve devletten uzaklaştırıp sadece asker olarak gören Osmanlı İmparatorluğunun nasıl yok olup gittiğini Arap bakış açısından dinledik.
*
Bana laf düşmedi, şu soruyu tekrar etmekle yetindim; İslam için en çok şehidi veren millet olma şerefine sahip Türk Milletini, kimler ve niçin “Türkçü – İslamcı” diye ayırıp, çatıştırmak için tezgah kurar? Kimler bu tezgaha malzeme olur, kimler bu tezgaha operatör olur?.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.