1. YAZARLAR

  2. Tankutalp Altunsoy

  3. Bir Gariban Kul Sadık (1)
Tankutalp Altunsoy

Tankutalp Altunsoy

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Gariban Kul Sadık (1)

A+A-

 

‘Kısmet ederse Mevlâ, el getirir, yel getirir, sel getirir. Kısmet etmezse Mevlâ el götürür, yel götürür, sel götürür.’ (Hz. Mevlânâ)

Bu yazımda nasip dediğimiz tarifsiz olgudan bahis edeceğim. Bir kişi üzerinden anlatacağım hikâye de, toplumun genelinin hikâyesine benzer yaşanmışlıklara değinip, bir şeyin olduğunda da, olmadığın da hayrımıza olan taraflarını inceleyeceğiz. Kendimden bir bahis ile yola çıkacak olursam, geçmişte olması için dua ettiğim birçok olayın, şimdilerim de olmadığına şükür eder haldeyim.

‘Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Allah bilir siz bilmezsiniz.’

Bakara suresi 216.Ayet’ini dünya üzerinde bir insan yoktur ki yaşayarak tasdik etmesin.

Zanaatkâr ile Sanatkâr arasında fark var mıdır, bu sorunun en basit cevabı işlerinde gösterdikleri ustalık ve önem aynı ise bence bir fark yoktur. Fark uygulamada gerçekleşmekte, biri sıfırdan üretirken, diğeri hayallerini üretime geçirmektedir. İşte biz yazarları zanaatkâr veya sanatkâr yapan da budur. Ben bu yazımda sizlere zanaatkârlık yapacağım. Bir buçuk saatte dinlediğim ama gerçekte elli küsur yıl süren bir yaşamı hikâyeleştirerek sizlere aktaracağım. ‘hayatımdan gerçek kesitler’ isimli yazı dizimin içine alarak ileride yayınlamayı düşündüğüm bu yazımı siz şanslı okurlarım fırından çıkar çıkmaz okuyacaksınız.

Çiçek açtırdığım kaktüslerim var benim, birde açtığı çiçekleri ellerimle budadığım güllerim. Mesele çiçek açmakta veya açtırmak ta değil, anlayacağınız kıymetli olmak mesele. Açan her çiçeğin meyveye dönüşebilmesinde. Çiçeği zaten meyve olan güllerin, kıymetsizliğinin hikmeti bu olsa gerek. Dönüşümün kendisinin makbul olduğu âlem de, her ne hikmetse dönüşen ötelenir, ötekileşir. Doğuştan kaktüs olmak mı dersiniz, makbul olanı bende bilemiyorum. Bildiğim, bilmediğimi fark edip, bilmediklerimin üstüne gittikçe, dikenlerimin artmaya başladığını, gözlemlememdir. Cahilin kibirliyle, cahiliye devrine geri döndürüldüğümüz günümüzde, bilgisizin halinden memnun oluşunu, o halde bile, kendisini o hale getirenleri takdir ediyor oluşu, bilmediğimi, biliyor oluşumun sağladığı dikenlerime şükür ediyor, hale getiriyor içimde ki deliyi. Bilmediğim konuları, bilmemi sağlayan okuduğum her kitabımı, her gözlemimi ve dinlediğim her hikâyeyi, bir gül sayarsam şayet, gül tüketerek diken üretiyorum. Dikenlerimin arasından çıkacak ilk gülü bende merak ediyor ve sabırsızlıkla bekliyorum.

Ne mutlu ki bana, benden daha önce gül üretimine başlayan kaktüsler var...

Tanrının kaktüs bahçesinde ebedi bir yer edine bilmem umuduyla.

Haydi, gülden dikene bir yolculuk için bu hikâyeyi de anlatmaya başlayalım;

Konya’nın küçük bir kasabasında, dört çocuğuyla dul kalan cefakâr bir Anadolu kadını. Hani hep derler ya onlar eski kadın, hah işte tamda onlardan. Yüzünde ki güller(gülümseme) solmuş, ilerleyen zamanlarda belki de yıllar sonra bu hikâyeyi anlatan torununa yeniden açacak. Elde yok avuçta yok zamanlar. İnsana öz babasının veya amcalarının arkalamak yerine arkasını döndüğü yıllar. Kızını evlendirip gelin ettin mi her iş tamam o zaman ki babaların gözünde, açlar mı, toklar mı, ne soran var ne de umursayan. Tırnağın varsa başını kaşı o kadar.

Eşinin cenazesini bile görememiş, dört çocuğuyla öylece kala kalmış. Rahatsızlığından dolayı Konya’da hastaneye gelen eşi hastane de vefat edince, nakil parası olmadığından, Konya’da bir mezarlığa defin edilmiş. Her şeyin imece usulü bir şekilde haneye yetecek kadar elde edildiği zamanda para kimsede yok. Aslına bakarsak bir sorun oluşmadığı takdirde ihtiyaçta yok. Gelgelelim o sorun baş verdiğinde ise elde avuçta beş kuruş yok.

Babanın vefat ettiği ve dört çocuk bir annenin kaldığı 1960’lı yıllarda, hanenin en büyük çocuğu dokuz yaşında bir kız, ikinci çocuğu altı yaşında bir kız, kahramanımız olan erkek çocuk dört yaşında ve en son yine bir kız çocuğu bir yaşını dahi doldurmamış. Anne ise daha çok genç. En büyük olan kız çocuğuna daha küçük kardeşlerine bakma sorumluluğu vererek, ne iş olsa yapan, elin işi diye tabir ettiğimiz işlerde anca çocuklarına yetecek kadar rızık kazanan ve kimseye muhtaç etmeden yıllarca çocukları büyüyüp işin ucunu tutana kadar çalışan evin annesi ve buna benzer her hikâyede olduğu gibi hayata erken yaşta başlayan çocuklar.

Yarın devam edecek.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.