1. YAZARLAR

  2. Rahime Kongur

  3. Büyük Fitne: TEKFİR
Rahime Kongur

Rahime Kongur

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Büyük Fitne: TEKFİR

A+A-

Kendini merkeze alan insan, çoğu zaman nefsinin putperesti hâline dönüşür. Değer ölçüleri, görüşleri ve yorumları kendisine göre hakikatin ta kendisidir. Aksini iddia edenler büyük bir yanlışın ve sapkınlığın içindedirler. Bu durum tam da Âdem -aleyhisselâm-’a secde etmeme gerekçesini “Ben ondan daha üstünüm” şeklinde ortaya koyan şeytânî mantıkla aynı paralelde işleyen bir düşünce sapmasıdır. Tarihte ve bugün, İslâm ümmeti içerisinde en büyük fitnelerden birisi, hiç şüphesiz Müslümanı dışlayıcı, ötekileştirici, hatta İslâm dairesinin dışına iterek tekfir edici bakış açılarıdır. Bu nevi sapık cereyanların ortaya çıkışının birçok gerekçesi gösterilebilirse de en önemli sebeplerinden birisi, sahih bir ilim anlayışının ve metodolojisinin içinde yetişmiş, yeterli sayıda âlim ve ârifimizin olmayışıdır. Ya da böyle âlimlerimizin halkı yeterince bilgilendirmemesi, irşad ve terbiyeden geri durmalarıdır. Dîni kendisi gibi anlayıp yorumlamadığı için başkasına hayat hakkı tanımamak ve kendisini hakem koltuğuna oturtarak başkalarının mümin olup olmadığına karar verme hakkını kendinde bulmak, en hafif ifadesiyle haddini bilme- mektir, câhil cesaretidir. Rabbimiz, kulları üzerinde bu nevi tasarrufta bulunma girişimlerini doğru bulmamış ve Müslümanların bu konuda hassas davranmalarını istemiştir.

***

Müslümanı fasıklıkla, münafık olmakla ve daha ötede kâfirlikle suçlamak ve bunu kesin bir bilgiye değil de zannına ve vehmine dayanarak yapmak insanın kendisini ateşe atmasıdır. Sâlim b. Abdullah (r.a.) babasından duyduğu bir hâdiseyi şöyle nakleder: “Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir gün sabah namazının ikinci rekatında “Semiallâhu limen hamideh” diyerek rükûdan kalktıktan sonra, “Rabbenâ leke’l-hamd” duasını yapar ve sonra da bazı kimselerin isimlerini anarak duasına şöyle devam eder: “Allahım! Safvan b. Ümeyye’yi, Süheyl b. Amr’ı, Hâris b. Hişâm’ı rahmetinden uzak eyle! Senin lânetin onların üzerine olsun!” Bunun üzerine şu âyet nâzil olur: “(Ey Nebiyy-i Ekrem!) Allah’ın onların tövbelerini kabul etmesi ya da onları cezalandırması meselesi, sana ait bir konu değildir. Esâsen onlar zâlimlerin tâ kendileridir. Bununla beraber, göklerdeki ve yeryüzündeki her şey Allah’a aittir; o dilediğini affeder, dilediğini cezalandırır ve Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.” (Âl-i İmrân, 128)1. Bu âyetin nüzûlünden sonra, Fahr-i kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin, isimlerini anarak hiçbir kimse hakkında beddua etmediği rivâyet edilmiştir. Bu edebe binâendir ki İslâm âlimleri, muayyen bir şahsa beddua etmenin doğru olmadığını fakat şu şu işleri yapanlar diyerek genel ifâdeler çerçevesinde bu nevi bedduaların yapılabileceğini beyan etmişlerdir. Ümmetine karşı son derece merhametli olan bir peygamberin şahsında tecellî eden bu ilâhî îkaz, tüm mü’minler için ve hatta bütün insanlık için çok önemli mesajlar ihtivâ etmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar