1. YAZARLAR

  2. Mustafa Güden

  3. Gül Kokulu Bartın
Mustafa Güden

Mustafa Güden

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Gül Kokulu Bartın

A+A-

Gezi yazımızın son günündeyiz…

Tünele giden yamaçta dönüp dönüp ardımıza bakıyoruz, sanki herkes gönlünde Amasra türküsü terennüm ediyor. Dedik ya; yollar çetin olsa da mesafe kısa; 15-20 dakikada Bartın’dayız. Belediye Başkanı Cemal Akın bizi Bartın Çayı’nın kenarında düzenledikleri parkta karşılıyor. Sıcaktan mı yoksa nemden mi desek, bir bunaltı var. Fakat bir o kadar ferahlatan koku yayılıyor. Etrafa bakınıyorum; hayır ortancalar burada değil. Çaylarımıza börek ve ak baklava eşlik ediyor.  Üç dönemdir Belediye Başkanı olan Akın bir ara, Üçpınar eski Belediye Başkanı Ziya Kuz ile sıkı bir hatıra yâdında bulunuyor. “İyi ki geldiniz, sizi tanımak güzeldi” dedi Akın. TYB Başkanı Erten de hazırladığı plâket ve yayınları başkana takdim ederek jestte bulunuyor. Eşi gibi kendisi de gazeteci olan Nihal Çınçın hanımefendi gezimizin devamında bize mihmandarlık ediyor. Park içerisindeki Açık Hava Müzesi, türünün ender örneklerinden biri olsa gerek. Kent mimarisinin camekânlar içinde sergilendiği müzeyi bir solukta gezdikten sonra şehir turuna çıkıyoruz. Asfalt yerine taş döşenmiş yollar dikkatimizden kaçmıyor; taşlar o kadar nizami ki, her biri askeri duruşta sanki. Ne bir santim aşağı, ne bir santim yukarı, üstelik rengârenk motiflerle bezenmiş. Bunca yağış alan yerde bu taşlar yerinden kımıldamaz mı; Allah nazardan saklasın. Trafiğe kapalı caddenin belli noktalarında kent hayatını anlatan küçük heykeller dikkat çekiyor; bir yerde simitçi çocuk, bir yerde bakır ustası, bir diğerinde elinde terazi ile ağdacı… Bir de nizami çiçeklikler dikkat çekiyor; yol boyu bir sandık saksı, yanında ona uyumlu çöp sepeti.

16-bartin.jpg

***

Hanım yazarlar Anuş Gökçe ve diğer arkadaşlar ev sahibeleriyle beraberler. Kent Müzesi bizi; Bartın kültürünü aydınlatan şahsiyetlerden, milli parklardaki kuş türlerine kadar genel şehir bilgisi vererek karşılıyor. Üst kata çıkıyoruz; itfaiyecilerin meşhur tulumbaları, yangına müdahale maketleri, meşhur sel felaketinin görselleri derken zanaat ve ticaret hayatını anlatan bölüme varıyoruz. Pazarda sebze satan kadınlar, nalıncılar, keçeciler, demir ustaları… 1970’li yılların siyah önlüklü çocukları okul sıralarına oturtulmuş, önlerinde de kumdan yazı tahtaları var. Oh ne âlâ; tebeşir tozu yok, boyalı kalem yok. Yaz yaz, sil!

Bir başka bölüme geçtiğimizde çığlık attığımı hatırlıyorum. Nasıl tutabilirdim kendimi; Bartın Gazetesi’nin tarihi baskı makinasının üzerine kurşunla dizilmiş sayfa galesi yüklenmiş öylece duruyordu. Hurufat kasası, katratlar, kumpaslar, klişeler 35 yıl önce başladığımız mesleğimizin ne aşamalardan geçtiğini anlatıyordu. Üstelik Konya’da kurabilmek için attığımız bütün adımların boşa gitmişliği de cabası! Şehre gizemli süs katan kuleli su sarnıcından içmek nasip olmadı ama en azından fotoğrafını çektik. Yanlış anlaşılmasın, halen çalışıyor da, biz geçerken muslukta bidon vardı! Her binası sanat şaheseri olan, her sokağı tarih kokan, ılgıt ılgıt esen her yelin ciğerleri gül kokusuyla yıkadığı Bartın’ı birkaç saatte gezemeyecektik. Tesellimiz, nasılsa ikinci defa gelmemiz için ısrarlı davetler vardı.

***

Gemiye koşulmuş inek heykelini de resmedip rehberimiz Çınçın hanımla vedalaştıktan sonra 22. Dönem Bartın Milletvekili Hacı İbrahim Kabarık’ın Bartın Çayına nazır Parthenıos adlı restoranına geçiyoruz. Dedik ya, habersiz çıktığımız gezide ev sahibisiz davetlere katılmak durumunda kalıyoruz. Kentte olduğumuzu haber alan Kabarık, telefonla arayıp ‘Bartın’da olmadığıma üzüldüm’ diyerek akşam yemeğine davet etmişti. Neredeyse tamamen doğal bir mekân, kıyısında ağaçların arasından sessiz sedasız Bartın çayı akıyor. Ahmet Çaycı hocayla birbirimizi çaya nazır fotoğrafladıktan sonra birkaç görüntü yakalamaya çabalıyorum. Nehre başını saygıyla uzatmış pembe güller fark ediyoruz. Manzarayı gülle süsleyen kareleri fotoğraflarken Serpil Yalçınkaya beliriyor yanımızda; “Öğrenmek için bazen bir bileni takip etmek gerek. Kopya çekmeye geldim” diyerek.

Yüreklerde hasret ateşi getirdik

Son çaylarla birlikte veda zamanı da gelmişti. Son bakışlarla otobüsteki yerimizi alırken herkes sanki canından bir parçayı geride bırakıp gidiyormuş gibiydi. Gecen, Tuzcular, İhsanoğlu, Karakoç üzerinden Yenice Irmağının kıyısına kurulu Çaycuma’ya vardık. Belki de Karadeniz coğrafyasının en düzlük arazisinden geçiyorduk. Devrek Mengen, Yeniçağa derken baktık ki kaçış yok; mecburi istikamet Konya. Bir ateş alımlık kadar vardık geldik. Hakikaten de ateş getirdik; hatırladıkça özleyeceğimiz, gitmedikçe çabalayacağımız yerlerin sevdasını, hasret ateşini getirdik. Seyahatimizde bizimle olup gerekli planlama ve hizmetleri üstlenen Yusuf Özdemir ve Süleyman Gençtürk kardeşlerimize de teşekkür etmezsek olmaz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.