1. HABERLER

  2. SÖYLEŞİ

  3. Konya Beyhekim Mihrabı Nasıl Çalındı?
Konya Beyhekim Mihrabı Nasıl Çalındı?

Konya Beyhekim Mihrabı Nasıl Çalındı?

Konya Beyhekim Mihrabı Nasıl Çalındı?

A+A-

 PROF. DR. HÜSEYİN MUŞMAL’LA SÖYLEŞİ: BATI’NIN ANADOLU’DA ESKİ ESER YAĞMASI VE ÖZEL BİR ÖYKÜ

Söyleşi: Murat Çağlar Kavaklı

 

Konya Beyhekim Mihrabı Nasıl Çalındı?

 

Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Muşmal’la arkeoloji ve tarih üzerine konuştuk. Prof. Muşmal, “Bizim yanı başımızda olan pek bilmediğimiz, görmediğimiz bir mescidin mihrabını Almanlar nasıl fark edip kaçırmış? Bugün niye geri vermiyorlar?” dedi.

 

 

Murat Çağlar Kavaklı: 19. yüzyılın ilk yarısından Batı’nın Doğu’ya yönelik artan bir ilgisi olduğunu görüyoruz. Bu ilgi yalnızca doğal kaynaklara yönelik değil, aynı zamanda kültürel varlıklarımıza da yönelik. İlk olarak bu ilginin ya da Doğu’nun yeniden keşfinin sebebi neydi?

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Türklerin Anadolu’ya gelişinden sonraki süreçten Osmanlı sonlarına kadar genel olarak Batı – Doğu ilişkilerini Şark Meselesi çerçevesi içinde ele alıyoruz. Şark Meselesi zaten bilinen bir mesele… Özellikle Avrupa Kıtasında bir Türk – İslam hâkimiyeti ortaya çıkıyor. Başlangıçta bu Batılılar açısından korkutucu bir mesele, çünkü Türklerin Avrupa’ya yönelmeleri Batı’da uzun süre travma yaratıyor. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra Türkler Batı için ciddi bir endişe kaynağı oluyor. Uzun yıllar boyunca Doğu’nun gizemli dünyasını merak eden Avrupa’da, Yunan medeniyetine karşı da ilgi ortaya çıkıyor. Ben bunu şöyle değerlendiriyorum, Avrupa’da uzun yıllar veraset savaşları, taht çekişmeleri, kilisenin baskısı nedeniyle ortaya çıkan dünyada Aydınlanma, Reform, Rönesans ortaya çıktı. Otuz Yıl Savaşları, Yüz Yıl Savaşları yaşandı. Büyük bir kaos ortamının sonunda Avrupalılar kendilerini dünya üzerinde köklü bir medeniyete sahip olduklarını düşündükleri Yunan Medeniyetine eş tutma hevesine kapıldılar. Helen kültürüne karşı bir ilgi ortaya çıktı. Zira yürüttükleri arkeolojik çalışmalarla Yunan medeniyetinin ürettiği muhteşem eserlere ulaştılar. Bu durum Avrupa’da bir Helen akımının ortaya çıkmasına sebep oldu. Kabul etmek gerekir ki Eski Yunan Medeniyeti muhteşem bir medeniyet, dünya üzerine antik dünyanın medeni toplumlara baktığımız zaman Pers, Mısır ve Yunan Medeniyeti ön plana çıkıyor. Bu genel durum Avrupalıların Doğu’ya karşı olan ilgilerini de arttırdı. Avrupa’nın belli başlı merkezlerinde Doğu dünyası hakkında eserler hızla tüketilmeye başlandı. Batılılar Yunan Medeniyetine ait mirasın -tırnak içinde söylüyorum- “Barbar Türkler”in elinde bulunmasından gayrimemnundular. Aslında ne Avrupa’daki ne Germenlerin, ne Anglosaksonların ne Fransızların ne İspanyolların ataları Yunandı. 17. Yüzyıldan itibaren Almanya, Fransa, İngiltere gibi devletlerden, onların kurduğu Şarkiyat Enstitülerinden ilim adamları, maceracı gezginler, seyyahlar Anadolu’ya akınlar başlattı.

mihrap-1.jpg

 

Murat Çağlar Kavaklı: Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerden birçok seyyah bu dönem Osmanlı topraklarına, özellikle Anadolu’ya geldiğini söylüyorsunuz. Bu akınlar ilerleyen zamanlarda da sürüyor. Bunların bir kısmının Avrupa müzeleri için özel olarak çalıştığını biliyoruz. Bu faaliyetlerin rahatça yürütülmesinin sebebi Osmanlı’nın kendi derdine düşmüş olması mıydı?

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Avrupalıların bu kadar yoğun bir şekilde Anadolu’ya ve Osmanlı topraklarına yönelmesi hususunda iki durumu aydınlatmak gerekiyor. Bunlardan birisi Osmanlı Devleti’nde 1884’e kadar da eski eseri yurtdışına çıkarmayı yasaklayan bir kanun yok. Devletin ilk yaptığı 1869’da ama bu yeterli bir kanun değildir, 1874’te yapılan bir başka kanun var daha vahim bir kanundur. Ama 1884’teki Osman Hamdi Bey’in el attığı ve artık yurtdışına eski eserin çıkarılmasını tamamen yasaklandığı tarihe kadar devletimizin eski eseri yurtdışına çıkarmayı engelleyecek bir kanun yok. Birincisi budur. İkincisi devlet özellikle 18. Yüzyıldan sonra hatta 19. Yüzyılın başlarından itibaren Balkan toprakları başta olmak üzere, hâkim olduğu toprakların önemli bir kısmında isyanlar, savaşlar gibi çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Devletin toprağın üstünü kurtarmak derdine düştüğü bir dönemde toprağın altıyla yeterince ilgilenebildiğini söyleyemeyiz.

 

Murat Çağlar Kavaklı: Avrupalıların yurtdışına çıkardıkları/kaçırdıkları eserlerle ilgili biz götürmeseydik şimdi harap olmuşlardı, götürdük sayemizde ihya oldular gibi bir tutumları var. Bu tutum hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

huseyin-musmal.jpeg

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Şimdi Avrupalılar tabii çeşitli şekillerde Osmanlı topraklarına girdiler. Az önce bahsettiğimiz gibi seyyahlar, gezginlerin ziyaretleri yoluyla olduğu gibi o dönemde Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da ve pek çok bölgede vermiş olduğu demiryolu imtiyazları ve başkaca projeler vasıtasıyla da Avrupalı pek çok mühendis, demiryolcu işçisi Anadolu’ya geldi. İngilizler İzmir – Aydın arasında demiryolu imtiyazı aldılar, Fransızlar Güneydoğu Bölgesinde demiryolu imtiyazı aldılar. Ruslar Karadeniz’de imtiyaz istediler, Almanlar Berlin Bağdat Bombay projesini devre soktular. Yani yalnızca seyyahlar, gezginler gelmedi Anadolu’ya…

Mesela Çanakkale’de Schliemann Truva’yı kazıp, Truva hazineleri olduğunu düşündüğü eserleri bulup, kaçırdığında barbar Türklerin elinden Yunan Medeniyetine ait büyük eserleri kurtardığını söyler. Bakış açısı olarak onlar bu eserleri kaçırırken, aslında bu eserlerin kıymetini bilmeyecek barbar Türklerin elinden kurtardıklarını düşünürler. Ama Schliemann daha sonra bu hazineleri Rusya’ya satmak isteyecektir. Evet, neticede Avrupa’nın genel olarak böyle bir bakış açısı var ama Avrupalıların yurtdışına götürdüğü eserler Eski Yunan eserleri değil yalnızca, Anadolu’da Selçuklu Dönemi, Osmanlı Dönemi eserlerini de alıp götürdüler.  Konya’nın göbeğinde Beyhekim Mescidi’nin mihrabını söküp götürdüler. 

pergamon-sunagi.jpg

 

 

 

 

 Murat Çağlar Kavaklı: Evet, Eski Yunan, antik dönem eserlerine olan ilgilerinin sebebi olarak kendi medeniyetlerine bir kaynak, bir kök oluşturmak olduğu söylediniz ama bu Beyhekim Mescidi konusu çok ilginç. Mihrabın başına gelenlere olan ilginizi biliyoruz, o yüzden bu eserin kaçırılma sürecini ve bugünkü akıbetini sizden öğrenmek isteriz…

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Evet, Osmanlı Devleti’nde eski eserleri koruma kanunu çok geç çıkmıştır vs. ama eski eserlerin değerini bütünüyle bilmiyordu demek doğru olmaz. Avrupalıların yaptığı Türkler bu eserlerin değerini bilmiyordu, korumuyordu gibi bir yorum haksızlık olur. Mesela Selçukluların Konya etrafına yapmış oldukları sur ve bunların üzerinde kullanmış oldukları eski devşirme malzemeler Semavi Eyice’nin ifadesiyle bir Açıkhava müzesi gibiydi. Söylendiği gibi eski eserlere olan düşmanca bir tutum yoktur. Ancak maalesef yeteri kadar koruma tedbiri alabildiğimiz söylenemez. Bugün insanlar eski eserlerin üzerine “Ali Ayşe’yi seviyor” yazıyor. Maalesef bugün modern olduğunu düşündüğümüz bir toplumda bunları görebiliyoruz.

Sanat bizim yitik mirasımız adeta, İnce Minare’nin kapısını inşa eden medeniyetin çocuklarıyız biz, nasıl kaybettik o inceliği, zarafeti diye de zaman zaman hayıflanıyorum doğrusu.  Beyhekim Mescidi’ne gelecek olursak, bu mescidin çalınan mihrabı bizim açımızdan çok önemli ve Türkiye’den yurtdışına çıkarılan diğer eserlerden bir farkı var. Birçok eser zaten koruma kanununun olmadığı dönemlerde kaçırılmış, bunlardan biri mesela Pergamon Müzesi’nde bulunan Pergamon Sunağı… Bu müze zaten Türkiye’den kaçırılan eserle oluşturulmuş bir müzedir. Ben üç, dört defa bu müzeyi gezdim, bu müzede Konya adıyla bir bölüm var.  Konya ve çevresinden getirilmiş olan eserlerin sergilenmiş olduğu bir bölüm burası. Konya kilimleri, halıları, camilerden çalınmış Kuran rahlelerine kadar birçok eser var. Salonun sonuna doğru ilerlediğinizde muhteşem çini mozaiklerle süslü Beyhekim Mescidi’nin muhteşem mihrabı vardır. Şimdi mihrabın çalınma hadisesine gelecek olursak, eserin 1908, 1909 yıllarında çalındığı anlaşılıyor. Yani eski eser kanununun hayata geçirilmesinden sonra, üstelik bir Müslüman mabedinin mihrabının çalınması durumu söz konusu. Üstelik burası küçük bir mescit, merkezde görünen, ön planda bir yer değil. Mescit 13. Yüzyılda, Mevlana’nın da hekimi olarak bilinen Nahçıvanlı Tabib Ekmeleddin tarafından inşa ettirilmiş. Mescidin giriş kapısının sağında Tabib Ekmeleddin’in – yani Beyhekim’in- türbesi vardır.  Burası bir mescit olarak inşa edilmiş, Selçuklu mescitlerine benzer özelliklere sahip ama içerisinde muhteşem bir çini mozaikten bir mihrabı vardı. Bu mihrap bugün Berlin Pergamon Müzesi’nde sergileniyor. Şimdi soru şu bu mihrap neden kaçırıldı ve Almanlar bu mihrabı nereden biliyor? Bugün Konya’da dışarı çıkıp sorsak birçok insan bu mescidin yerini belki tarif etmekte zorlanır. Bizim yanı başımızda olan pek bilmediğimiz, görmediğimiz bir mescidin mihrabını Almanlar nasıl fark edip kaçırmış. Birinci soru bu. İkincisi nasıl bir kaçırılış öyküsü var ve bugün niye geri vermiyorlar?

troya-antik-kenti-2.jpg

 

Murat Çağlar Kavaklı: Türkiye’nin çalınan Konya Beyhekim Mihrabı’nın geri verilmesiyle ilgili resmi başvurular var mı?

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Elbette, Bakanlığımızın resmi başvuruları, ciddi çalışmaları var. 1991 yılında mescidin mihrabının getirilmesiyle ilgili resmi işlemler başlatıldı. Ama şimdiye kadar olumlu bir sonuç alınamadı. 2010’lu yıllardan itibaren de Konya Büyükşehir Belediyesi bir kamuoyu oluşturarak Bakanlığın yaptığı çalışmaları desteklemeye başladı. Bu konuyu ben de özellikle 2011 yılından itibaren yakından takip ediyorum. Kamuoyunda bir farkındalık oluşturmak için de çaba sarf ediyorum.  İnşallah yerel idare bununla ilgili kamuoyu oluşturmak için daha fazla çaba gösterir.

 

Murat Çağlar Kavaklı: Hocam Almanların mihrabı nasıl fark ettiklerinden bahsediyorduk, dilerseniz oradan devam edelim.

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Konya Selçuklunun başkenti muhteşem eserler bina edilmiş. 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Almanların da yoğun olarak Anadolu’daki eserlere karşı ilgilisi ortaya çıkıyor. Almanlar demiryolu projeleri ile birlikte Konya’ya yakın bir ilgi de gösteriyorlar. Demiryolu Konya’ya 1896 yılında geliyor. Bu süreçte Konya Ovası Sulama Projesi de Almanların bu çevrede boy göstermelerine sebep oluyor.  O dönem zaten bizim müttefik olduğumuz bir ülke Almanya ve çok sayıda Alman askeri uzman da Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunuyor. İlerleyen yıllarda da sürecek bir ilişki bu, 1933 yılında üniversite reformunda birçok akademisyen ülkemize gelip özellikle Arkeoloji gibi bilimlerin filizlenmesine, gelişmesine katkı sunacaklar. Bunun yanında Almanların ticari anlamda Osmanlı topraklarında imtiyaz elde etmek için, önemli Osmanlı şehirlerinde konsolosluklar açıyorlar. Konya’da konsolosluk açtıkları şehirlerden biridir. Tabii bu atadıkları konsolosları tesadüfi atamıyor, Selçuklu Başşehri Konya’ya atadıkları konsolos Loytved Selçuklu tarihine ilgi duyan hatta Selçuklu uzmanı olarak görülebilecek nitelikte biridir. Dikkat çekici bir şekilde konsolos, atanmasından itibaren Konya’daki tarihi eserler hakkında incelemelere başlıyor. Hatta Selçuklu eserlerinin envanterini çıkarıyor, eserler hakkında detaylı bir çalışma yapıyor ve bu çalışmasını 1907’de Konya ismiyle yayınlıyor. Loytved bu eserinde Beyhekim Mescidi ve mihrabından da bahsediyor ve eserinde mihrabın bir de fotoğrafına yer veriyor. Loytved’in bu çalışması Almanya’da çok ilgi çekiyor. Mihrabın çalınması hadisesi tahminimize göre 1908-1909 olarak düşünüyoruz. Bu kaçırılma olayına Konyalı bir terzi ile Konya’da ikamet eden Vasil isimli Kayserili bir şahısın adı karışıyor. Çünkü tam o tarihte aynı ekip tarafından Konya camilerinden halı ve kilimler çalınıyor. Loytved bu süreçte, özellikle mihrabın çalınması sürecinde sorumlu tutulacaktır. Çünkü Loytved eseri yayınladıktan hemen sonra bu çalınma hadisesi gerçekleşiyor. Nihayetinde numaralandırılarak, yerinde gömülü bir mihrap yerlerinden sökülerek kaçırılmıştır. Her iki ülkenin farklı iddiaları var tabii. Türkiye bunu konsolos Loytved’in adının karıştığı bir hırsızlık olarak görür, Almanlar bu iddialara karşı bu mihrabı bütün olarak temin etmediklerini, mihraba ait çini parçalarını Avrupa’daki farklı müzelerden, farklı koleksiyonerlerden toplayarak yeniden oluşturduk diyorlar. Ben mihrabı yerinde inceledim ve tabii ki bazı kısımları orijinal değil ama bu çok küçük bir kısmı için söylenebilir. Geri kalan kısmı bir bütün halinde orada sergileniyor. Bu eser 1969 yılına kadar müzenin deposundadır ve restore edilip bugünkü sergilendiği yere konulur.

 

Murat Çağlar Kavaklı: Gerçi biraz değindiniz bu müzede Konya’dan kaçırılan eserlerle ilgili bir seksiyon var ama yine de soralım, Konya’dan yurtdışına kaçırılan bu çapta başka eserler var mı?

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Tabii ki var. Türkiye’den yurtdışına kaçırılan büyüklü küçüklü binlerce eser var. Konya ve çevresinden yurtdışına kaçırılmış olan eser sayısının 400 civarında olduğunu tahmin ediyorum. Sadece Almanya’ya kaçırılmıyor mesela Danimarka’da Akşehir’de bulunan Seyit Mahmut Hayrani Türbesi’nden çalınmış olan sandukası var. Karaman’da camilerden çalınmış rahleler var. Konya Selçuklu sarayından götürülen eserler var, özellikle Çinili Köşk’ten kaçırılmış çini parçaları var. Bunlar birleştirilerek Avrupa müzelerinde teşhir edilmekte. Sırçalı Medresesi’nden bazı çinileri, Türk halıları vs var. Konya’da bilinçsizlik yüzünden makine halıları işle değiştirilen orijinal Türk halıları vardır. Maalesef bu şekilde birçok etnografik eseri kap kacak ile değiştirildiğini biliyoruz. Konya surlarında yer alan saz çalan adam kabartması vardır mesela, o da yurtdışına çıkarıldı. Ben bu konuyla ilgili sözlerimi Konya Mihrabını Geri İstiyor diye bitirmek istiyorum.

 

troya-antik-kenti.jpg

Murat Çağlar Kavaklı: İnşallah Hocam bu röportajla birlikte sizin bu konu hakkındaki çabanıza ufak bir katkı vermiş oluruz. Son olarak kültür varlıklarımızın korunması ve değerlendirilmesi için nasıl bir tarih bilincine ihtiyacımız var?

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Teşekkür ederim bu gerçekten önemli bir konu. Başta aile içinde ebeveynlerin bu konuda hassasiyet göstermesi gerekiyor. Ben, Berlin’de kaldığım üç buçuk ay sürecinde Berlin Günlüğü diye bir eser yayınladım. Bu üç ay boyunca yapmış olduğum gözlemleri günübirlik olarak yazdım. Oradaki küçücük çocuklarda yetmiş, seksen yaşındaki insanlara kadar herkesin müzelerde, parklarda sergiledikleri tutumları bir Doğulu olarak gözlemledim. Berlin’de seksene yakın müze var, bu muazzam bir şey. Doğa Tarih Müzesinde beşikteki çocuğuyla, 3 yaşındaki çocuğunun elini tutup gelmiş insanlar görebilirsiniz. Bunun yanında yetmiş yaşına gelmiş, artık hayatının sonbaharında olan insanların da müzeye duydukları yoğun ilgiyi görmek mümkün. Bizim de öncelikle bu müze kültürünü geliştirmemiz lazım. Eserlere dar bir bakış açısıyla değil, dünyanın ortak kültür mirası olarak bakmamız gerekiyor. Bir camideki halıda, bir Roma eseri de dünyanın ortak kültürel mirasına dâhildir. Milli Eğitim müfredatında müzecilik uygulamalı olarak yer almalı. Tarih derslerinin müfredatı da bu anlamda kronolojiden kurtarılarak çocukların muhakeme, tasarım vb. yeteneklerinin geliştirilmesini sağlayacak şekilde uygulamalı hale getirilmelidir. Bu konuda son olarak Batılılarla aramızdaki bir farka daha değinmek istiyorum. Biz bir yere geziye gideceğimizde 

-eğitimlilerimiz de dahil- tek bir okuma yapmadan hareket ediyoruz. Gelin görün ki Batılılar, bir yere gidecekleri zaman ellerinde haritalar görürüz, gidecekleri yer hakkında seyahat kitapları ile orası hakkında bilgi sahibi olurlar. Gittikleri bölgeler, edindikleri tecrübeleri döndüklerinde yazma alışkanlığına da sahipler. Gitmeden okuyorlar, döndüklerinde yazıyorlar. Biz ise maalesef ne okuyoruz ne yazıyoruz. Hal böyle olunca oradaki kültürel birikimle buradaki kültürel birikim bir olmuyor elbette.

 

Murat Çağlar Kavaklı: Hocam bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şeyler varsa alalım lütfen…

 

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal: Bir Osmanlı Tarihçisi olarak, bu değerlendirmeleri, bahsetmiş olduğum eksiklikleri başta iğneyi kendime batırarak yapmış olduğumu ifade etmek isterim. Değerli çalışmaların olmasına rağmen ciddi eksikliklerimizin olduğunu görmeliyiz. Sizlere de çok teşekkür ediyorum

 

Murat Çağlar Kavaklı: Biz teşekkür ederiz.

 

 

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.