Neden Bu Kadar Kolay Bölünüyoruz?
Son yıllarda kamusal dilde belirgin bir sertleşme var. Sosyal medyada birkaç cümle içinde insanlar birbirini “cahil”, “hain”, “ahlaksız” ya da “tehlikeli” ilan edebiliyor. Bir akşam yemeğinde açılan sıradan bir konu bile kısa sürede cepheleşmeye dönüşebiliyor. Fikir ayrılığı artık yalnızca fikirle sınırlı kalmıyor; kimliğe, karaktere, hatta insanlığın kendisine yöneliyor.
Bu durum yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda psikolojik bir mesele.
Psikanalist Wilfred Bion grup psikolojisini incelerken insanların belirsizlik ve kaygı karşısında ilkel savunmalara geri dönebildiğini söyler. Birey tek başınayken daha esnek düşünebilir; ancak grup içinde tehdit algısı arttığında düşünme kapasitesi daralır. O noktada karmaşıklık tahammül edilemez hale gelir. Zihin sadeleştirir. İkiye böler. “Biz” ve “onlar” ortaya çıkar.
Burada devreye bir başka temel savunma mekanizması girer: bölme (splitting). Bu kavramı sistematik biçimde ele alan isimlerden biri Melanie Klein’dır. Bölme, iyi ve kötüyü bir arada tutamayan zihnin, deneyimi siyah-beyaz biçimde ayırmasıdır. Bir kişi ya tamamen iyidir ya tamamen kötüdür. Bir fikir ya mutlak doğrudur ya da bütünüyle zararlıdır. Aradaki gri alan kaybolur.
Oysa yetişkin ruhsallığının göstergesi, çelişkiye dayanabilmektir.
Psikanalist Donald Winnicott “holding environment” kavramıyla, bireyin karmaşık duygularını güvenli bir psikolojik alanda taşıyabilmesinin önemini vurgular. Yeterince güvenli bir iç ve dış ortam olmadığında kişi yoğun kaygıyı regüle edemez. Kaygı arttığında ise düşünme yerini tepkiselliğe bırakır.
Bugün toplumsal düzeyde gözlemlediğimiz sertleşme, bireysel düzeyde tolere edilemeyen duyguların kolektif biçimde dışsallaştırılması olarak okunabilir. Kırılganlık, yetersizlik, değersizlik ya da kontrol kaybı hissi doğrudan deneyimlenmek yerine karşı gruba yüklenir. Böylece kişi hem kendi iç gerilimini azaltır hem de aidiyet hissi kazanır.
Ancak bu rahatlama geçicidir.
Çünkü bölme, kısa vadede kaygıyı azaltırken uzun vadede düşünme kapasitesini zayıflatır. Empati azalır. Merak kaybolur. Karmaşık gerçeklik yerine basit anlatılar tercih edilir. Bu da hem bireysel hem toplumsal düzeyde zihinsel esnekliği daraltır.
Psikolojik olgunluk; karşıt görüşle karşılaşıldığında tehdit hissetmemek değil, hissedilen tehdidi düzenleyebilmektir. “Katılmıyorum ama anlamaya çalışabilirim” diyebilmek, zihinsel bütünlüğün işaretidir. İyi ve kötü özellikleri aynı nesnede tutabilmek, yetişkin psişenin temel kapasitesidir.
Belki de asıl soru şu:
Gerçekten karşı taraf mı tahammül edilemez, yoksa kendi içimizde taşıyamadığımız duygular mı?
Toplumsal kutuplaşmayı yalnızca politik düzlemde tartışmak eksik kalır. Çünkü mesele yalnızca fikir farklılığı değil; belirsizlikle, kaygıyla ve kırılganlıkla kurduğumuz ilişkiyle ilgilidir. Duygusal dayanıklılık arttıkça bölme azalır. Zihinsel esneklik güçlendikçe düşman üretme ihtiyacı zayıflar.
Belki de toplumsal iyileşme, önce bireysel psikolojik kapasitenin güçlenmesinden geçiyor.
Bu durum yalnızca politik tercihlerin sonucu değil. Psikanalitik açıdan bakıldığında, toplumsal kutuplaşmanın kökleri bireysel ruhsal süreçlere kadar uzanır.
Belirsizliğe Ne Kadar Dayanabiliyoruz?
Ruhsal gelişimin erken döneminde çocuk için en zorlayıcı deneyimlerden biri ayrılıktır. Bakımverenin yokluğu yoğun bir kaygı yaratır. Eğer bu kaygı kapsanır, düzenlenir ve onarılırsa çocuk zamanla şunu öğrenir:
Belirsizlik geçicidir. Bekleyebilirim. Düşünebilirim.
Ancak bu kapasite yeterince gelişmezse belirsizlik düşünce üretmez; tehdit üretir. Tehdit algısı arttığında zihinsel alan daralır. Dünya ikiye ayrılır: güvenli olanlar ve tehlikeli olanlar.
Toplumsal düzeyde yaşadığımız pek çok gerilim — ekonomik krizler, kimlik tartışmaları, kültürel dönüşümler — aslında belirsizlikle baş etme kapasitemizi test eder. Eğer bu kapasite zayıfsa, karmaşık meseleleri anlamlandırmak yerine basitleştiririz. Nüans kaybolur. Gri alanlar silinir.
Düşünemediğimiz Duygular
Wilfred Bion, insan zihninin ham duygusal deneyimleri tek başına işleyemediğini söyler. Yoğun kaygı, öfke ya da çaresizlik gibi deneyimler “düşünülmeden” kalırsa, bir yere boşaltılır.
Bu boşaltma bireysel ilişkilerde olduğu kadar toplumsal ilişkilerde de görülür. İşlenmemiş kolektif kaygı, çoğu zaman bir gruba yönelir. O grup, toplumun taşıyamadığı duyguların sembolik taşıyıcısı haline gelir.
Bu noktada mesele yalnızca ideoloji değildir. Mesele, düzenlenememiş duygudur.
İçimizdeki Parçaları Dışarıda Aramak
Melanie Klein’ın tarif ettiği bölme ve yansıtma mekanizmaları, kişinin kendi içinde katlanamadığı parçaları ötekine yüklemesiyle işler. Değersizlik, yetersizlik, öfke ya da saldırganlık… Bunları kendi içimizde tutmak zorlaştığında dışarıda bir “kötü” figürü oluşturmak rahatlatıcı hale gelir.
Toplumsal düzeyde de benzer bir dinamik ortaya çıkar. Bir grup yalnızca farklı olmaktan çıkar; tehdit olarak kodlanır. Böylece karmaşık bir içsel gerilim, basit bir dış düşmana indirgenir.
Bu kısa vadede rahatlatıcıdır. Ancak uzun vadede bölünmeyi kalıcılaştırır.
Liderlik ve Kapsama Kapasitesi
Sağlıklı ruhsal gelişimde bakımveren çocuğun yoğun duygularını düzenler. Bu işlevi kolektif düzeyde düşündüğümüzde, kamusal alanın ve liderliğin benzer bir rolü vardır.
Belirsizliği anlamlandıran, farklı görüşleri aynı zihinsel alanda tutabilen, karmaşıklığı inkâr etmeyen bir liderlik, toplumsal kaygıyı düzenleyebilir.
Ancak kaygıyı dönüştürmek yerine büyüten, belirsizliği sloganlara indirgeyen bir yaklaşım bölünmeyi derinleştirir. Çünkü düşünme kapasitesi yerine savunma mekanizmaları devreye girer.
Onarım Nerede Başlar?
Toplumların iyileşmesi, önce düşünme kapasitesinin güçlenmesiyle başlar. Farklılığı tehdit olarak değil, veri olarak görebilmek; içsel çatışmayı dış düşman üretmeden taşıyabilmek; belirsizlikle temas halinde kalabilmek…
Psikanalitik perspektif bize şunu hatırlatır:
Taşınamayan duygu bölünme yaratır.
Düşünülebilen duygu ise bağ kurar.
Belki de asıl soru şudur:
Farklı olanı değiştirmeden önce, onun bizde uyandırdığı duyguyu düşünebiliyor muyuz?
Kaynakça
Bion, W. R. (1961). Experiences in Groups. London: Tavistock.
Bion, W. R. (1962). Learning from Experience. London: Heinemann.
Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego. Vienna: International Psychoanalytic Publishing House.
Hopper, E. (2003). The Social Unconscious: Selected Papers. London: Jessica Kingsley Publishers.
Klein, M. (1946). Notes on Some Schizoid Mechanisms. International Journal of Psychoanalysis, 27, 99–110.
Klein, M. (1957). Envy and Gratitude. In Envy and Gratitude and Other Works. London: Hogarth Press.
Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. London: Hogarth Press.