KINAMAK
Son yıllarda duyduğumuz en anlamsız, en içi boş cümle: “Kınıyoruz.” Bu kelime pelesenk olmuştu dilimize. Nasıl olsa kınayana bir şey olmuyordu. Filistin’de çocuklar katledilirken İslam Ülkeleri ve Birleşmiş Milletlerin tek yaptığı kınamaktı. Silah yok, yaptırım yok, icraat yok…
Meğer “kınıyoruz” demek bile cesaret istermiş. Bunu Venezuela lideri Maduro meselesinde acı biçimde öğrendik.
"Venezuela’ya gelince neden kınayamadınız?” diye veryansın ediyordunuz bütün bir milletin kaderini elinde tutan lidere.
Peki, elinizi vicdanınıza koyun ve şimdi kendinizi düşünün! Söze geldi mi hepimiz "doğruya doğru, yanlışa yanlış deriz ve Allah’tan başka kimseden korkmayız” diye başlar cümlelerimiz.
Peki ya gerçek böyle mi?
Belediyeyi çiftliği gibi kullanan, devletin kadrolarını tanıdıklarına tahsis eden, vergiden kaçıran, evladına çıkar sağlayan, kişilere özel kadro açan, birinin namusuna yanlış gözle bakan, araç ve gereçleri kendi menfaati için kullanan, üç kuruş çıkar için kanun maddelerini eğip büken dostlarınızı, yöneticilerinizi, akrabalarınızı, partinizi veya derneğinizi siz ne kadar kınıyorsunuz?
Eskiden toplumda biri bir yanlış yapmaya görsün, o kişiyi toplumda barındırmaz, ayıplar ve tecrit ederdik. Toplum olarak bütün cezaları mahkemeye, polise bırakmaz kendimiz verirdik. Ve bu şekilde kendi kendimizi kontrol eder ve düzeni sağlardık.
Ne oldu sesinize? Kimseyle çatışmamak, makamınızı kaybetmemek, menfaatlerinizi yitirmemek veya birilerinin eleştirisini üzerinize çekmemek uğruna kimseyi kınayamıyorsunuz. Bırakın kınamayı artık hak etmeyen biri bir makama otursa veya uygunsuz parayla biri ev alsa üstüne üstlük hayırlı olsun ziyaretine gidiyorsunuz elinizde çiçekler ve çikolatalarla.
Aman kınamayın, yanlışı görmeyin yoksa sorun çıkaran olarak ilan edilirsiniz maazallah.
O yüzden yumurta küfesini sırtında taşıyan yöneticilere veryansın etmek yerine, çuvaldızı karşıya batırmadan hemen önce iğneyi kendinize mi batırsanız acaba!