Dünyanın en eski şehirleri belli oldu.
Türkiye, bu prestijli listede iki kadim yerleşimle temsil edilirken, Konya da ülkenin en eski şehirleri arasında kendine yer buldu. Şehrin tarihi, yalnızca Anadolu’nun değil, dünya medeniyetlerinin gelişim sürecinin de önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor. Konya bu listeye Çatalhöyük ile girdi.
Çatalhöyük, sadece toprak altından çıkarılan kerpiç duvarlardan ibaret değil. O, binlerce yıl öncesinden bugüne uzanan bir yaşam hafızası. MÖ 7500’lere uzanan geçmişiyle, insanın avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçişinin somut bir tanığı. Sokakları olmayan, evlerin damlarından girilip çıkılan bu yerleşim, bugünün şehir anlayışına ters ama bir o kadar da düşündürücü.
Her evin neredeyse küçük bir tapınağa dönüştüğü Çatalhöyük’te, duvarlara çizilmiş resimler yalnızca estetik bir kaygının ürünü değil; inancın, korkunun, umudun ve gündelik hayatın izleri. Av sahneleri, doğa betimlemeleri ve semboller, o dönemin insanının dünyayı nasıl algıladığını fısıldıyor bize. Yazı yok ama anlatı var; kelimeler yok ama hikâye eksik değil.
Belki de Çatalhöyük’ü bu kadar özel kılan şey, hiyerarşinin neredeyse izine rastlanmaması. Saray yok, anıt yok, ayrıcalıklı yapılar yok. Evler birbirine benziyor, yaşam alanları ortak bir düzenin parçası. Gücün değil, birlikte var olmanın öne çıktığı bir toplum modeli… Bugünün dünyasında hâlâ aradığımız eşitliğin, binlerce yıl önce denenmiş olması insanı ister istemez düşündürüyor.
UNESCO’nun bu kadim yerleşimi dünya mirası olarak koruma altına alması, sadece arkeolojik bir alanın tescili değil. Aynı zamanda insanlığın ortak geçmişine duyulan bir saygının ifadesi. Çatalhöyük, bize nereden geldiğimizi hatırlatıyor, hatta belki de nereye gitmemiz gerektiğine dair ipuçları veriyor.