Yılmaz Sandıkcı

ALMANYA'DAN SELAMLAR

Yılmaz Sandıkcı

ALMANYA’DAN SELAMLAR

Yine Almanya’dayız; her zamanki gibi rızkımızın peşindeyiz. EuroBLECH fuarı vesilesiyle makinelerin, üretimin ve uluslararası rekabetin içindeyiz. Böyle yolculuklar, günlük telaş içinde ertelediğimiz soruları yeniden sorduruyor. Gördüğümüz ülkeler, bildiğimizi sandığımız konulara başka açılardan bakma fırsatı veriyor.

Benim işim makine ihracatı. Makinelerin nasıl ortaya çıktığı, nasıl gelişip bugünkü hâline geldiği oldum olası ilgimi çeker. Ama bir makinenin nasıl çalıştığını bilmek başka, onu tasarlayıp üretmek başka. Güvenilir biçimde çalıştırmak, zamanında teslim etmek ve yıllarca arkasında durmak ise daha başka…

Bizim işlerde sorumluluk satışla bitmez, tam tersine daha da büyür. Şahsınız ve şirketinizle beraber ülkenizin ve milletinizin itibarını da temsil etmeniz gerekir. Bazen “Parayı alalım da sonra hallederiz” diyen zeki ama ahlaksız, haris kişilerin verdiği zararı düzeltmek de size düşer. Her zaman düzeltemezsiniz ama onların haksızlığı yüzünden az ya da çok bir bedel ödersiniz.

Önceki ay yeni tanıştığımız Faslı bir firmanın, “Türkiye’den yaptığımız alımlarda sorun yaşadık ve çözümü Çin’de aradık, memnun kalınca da orayla devam etmek istiyoruz” diyerek kibarca “hayır” demesinden daha büyük bir bedel düşünebiliyor musunuz?

Geçen hafta “Zekâ arttı da ahlak ne yaptı?” diye sormuştum. Bu hafta bir adım ilerleyelim: Düşünüyoruz da öğreniyor muyuz? Edindiğimiz malumatı sorgulayarak bilgiye dönüştürebiliyor muyuz? Bilgiden teknoloji, üretim ve refah çıkarabiliyor muyuz?

Bir konuda çok şey duymak, o konuyu bilmek demek değildir, anlamak hiç değildir. Bilmek için her şeyden önce duyumla öğrendiğin malumat içinden bilgi çıkarabilmek çok önemlidir. Anlamak için ise kaynakları karşılaştırmak, nedenlerle sonuçlar arasındaki bağı araştırmak, kronolojik sıraya dikkat etmek, bazen bildiğini tekrar sorgulamak hatta gerekirse bildiğin üzerinde düzeltmeler yapmak gerekir. Bilgiçlik taslamak kolaydır; bildiğini sınamak ve bir sorunun çözümünde kullanmak ise emek ister.

Bu sürecin sonunda “öğrendim” demek sadece bir başlangıçtır. Öğrendiğini yaşama geçirmek ise sabır, disiplin ve sistemli bir çaba gerektirir. Bilmek işe yaradı mı, bilgi ve çaba birlikte çalıştı mı? Çıkan sonuç neye yaradı? Bu sorulara makul cevaplar vermediğimiz zamanlarda, arkasına saklandığımız mazeretlerin kimseye yararı olmaz. Mazeret yerine ölçü ile konuşmak gerektiğini de öğrenmek gerekir. Ne hedefledin, ne yaptın, hangi sonucu aldın? Sonuç, hedefine veya planına ne kadar uygun çıktı? Uygun olmayan sonuçlar için nasıl tedbirler aldın? Tekrar denedin mi?

Ölçebilmek için matematik; sonuçları değerlendirmek için mantık ve istatistik gerekir. Ancak rakamları bilmek de yetmez. Onları doğru yorumlayacak muhakeme, sorgulayacak cesaret ve çarpıtmadan açıklayacak ahlak gerekir. Tüm bunların ezberden yapılamayacağı da ayrı bir gerçektir.

Sosyal meseleleri tartışırken bile bunlara ihtiyacımız var. Ekonomi büyüdü diyoruz; peki ekonomideki büyüme, kalkınma sağladı mı? Refahı artırdı mı? Arttıysa, refah artışı topluma hakkaniyetle dağıldı mı? Refah kimler için arttı? Üretim çoğaldı diyoruz; çalışanların hayatı ne kadar iyileşti? Ortalama verilere bakmak yeterli mi? Ortalama yükseldiğinde herkesin refahtan aldığı pay da yükselmiş oluyor mu?

Sorular sorulara ulanıyor. Ezberler ise hepsine cevap veremiyor:
Herkes dürüstlüğün değerini bilir; bir menfaati paylaşılırken ne kadar uygular? 
Herkes israfın zararını bilir; zamanını, emeğini ve kaynaklarını ne kadar verimli kullanır? 
Herkes çalışmanın övgüye değer olduğunu bilir; üstlendiği işin hakkını vermeyi kimler önemser? Kimler bir şeyler üretmesi gerektiğini bilirler?

Üretmek yalnızca fabrikada makine yapmak veya makinelerle yapılan bir iş değildir. Bir öğretmenin öğrencisine düşünme alışkanlığı kazandırması, bir çiftçinin toprağının verimini artırması, bir yazılımcının iletişime hız kazandırması, bir yöneticinin altında görev yapanların verimli çalışabilmesi için sistem kurması da üretmektir. Bir yazarın okuruna yeni bir soru sordurabilmesi de…

Yapılan eylem, yeter ki bir ihtiyacı karşılasın, yaşamı kolaylaştırsın, bir soruya cevap, bir soruna çözüm olsun, beşere insan olmaya giden yolculuğunda değer katsın. Beşer, insan, yolculuk deyince ahlak konusundaki soruma bir ekleme yapıyorum: Üretirken insanı ve doğayı tüketenlerin kazanması ne kadar başarı oluyor?

Öte yandan Almanya’ya her gelişimde düşünürüm: Buradaki düzeni övenler, kendi ülkemizde aynı düzen için gereken sorumluluğu niçin üstlenmezler? Bizde bilgi, yetenek, emek yok mu? Elbette var. Peki bunları çoğaltacak, tecrübeyi biriktirecek, her defasında sıfırdan başlamayı önleyecek düzeni neden yeterince kuramıyoruz?

Bu düzen içinde liyakatin gözetilmesi, kuralların herkese hakkaniyetle uygulanması ve emeğin karşılığını bulması gerektiği daha net öğretilmeli değil mi? Bize atalarımızın geçmişteki başarılarını anlatan hikayeleri bilmek elbette kıymetli. Fakat geçmişin başarıları, bugünün sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? Günümüzde neyi ne kadar başardığımız, bir zamanlar atalarımızın neler yaptığından daha önemli değil mi? Birilerinin bizi, atalarımızın başarılarını överek uyutmasına daha ne kadar aldanacağız? Artık uyanmayı öğrenmek de gerekmez mi!

Almanya’da olmamın hatırlattığı bir soru da şu: Orta Çağ’da, Vatikan’daki ruhbanların ve otoriter hanedanların baskısı altında ezilen, sömürülen ve sefil olan halkları, vicdan ve düşünce özgürlüğü önündeki engelleri kaldırıp, sanayi devrimine götüren süreçte Almanların cevap bulduğu en önemli soru neydi sizce? Ya sanayi devrimini başaran İngilizlerin? Ya Fransızların?... Buldukları o cevapla hangi kapıları açtılar, hangi yollardan geçtiler? Dünya hakimiyetini nasıl ele geçirdiler?…

Genel bir ifade ile son 5 yüzyılda Batı’da “aydınlanma çağı” ile değişimi ve gelişimi başlatanlar Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler ama son yüzyılda, doğuda Japonya, Kore ve en son Çin nereden nereye geldiler? Nasıl geldiler? Biz nerede kaldık peki? Nedeni ne ola ki?

Sormak, cevap aramak ve bulmak öğrenme fırsatı verir insan olana. Öğrenmenin değere dönüşmesi ise emeğin, çabanın sistemli, disiplinli ve sürdürülebilir bir düzende işlenmesini gerektirir.

Öğrendiklerimizi, bildiklerimizi gösterişli laflar yerine liyakatimiz, yani “yaptığımız işlerdeki ehliyetimiz ve yeterliliğimiz ile doğru sonuçlara ulaşma başarımız anlatsın” demek gerektiğini düşünmeye başlamalı değil miyiz artık? Çünkü yarına bırakacağımız mirasın içinde, övünmelerden, konuşmalardan ziyade insana, topluma ve ülkeye hatta ümmete yararı olan işlerdeki başarılarımız kalacaktır.

Konuşmaktan ziyade üretmeye çalışanlara Hannover’den selam ve dua ile.
 

Yazarın Diğer Yazıları