Yapay zeka, genetik mühendisliği, uzay keşifleri ve kuantum fiziği gibi alanlarda devrim niteliğinde buluşlara tanık olduğumuz harika bir çağda yaşıyoruz. Hayvanlardan insanlara organ nakilleri gerçekleştiriyoruz, felçli hastalar ve engelli bireylerin yalnızca düşünce güçlerini kullanarak robotik kollarını veya protez uzuvlarını hareket ettirebildiklerine tanık oluyoruz. Modern tıp ve teknolojinin bu zaferlerini ayakta alkışlamamak elde değil. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var.
Son yıllarda obezite, astım, gıda alerjileri, inflamatuar bağırsak hastalığı, Tip 1 diyabet ve otizm gibi birçok hastalığın görülme sıklığı dünya genelinde dikkat çekici biçimde artmıştır. İlk bakışta birbirleriyle ilgisiz görünen bu hastalıklar gerçekten tesadüfi bir şekilde mi çoğalmaktadır? Yoksa hepsini birbirine bağlayan ortak bir neden veya biyolojik süreç söz konusu olabilir mi?
Giderek güç kazanan bir görüşe göre, bu artışın temelinde atalarımızdan miras aldığımız mikrobiyotanın önemli bir bölümünü kaybetmiş olmamız yatmaktadır. Bilim dünyası bu tehlikeli gidişata çok çarpıcı bir isim veriyor: "Kaybolan Mikrobiyota" Hipotezi.
İçimizdeki Kusursuz Barış: Nash Dengesi
Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren milyarlarca yıldır süregelen bir ortaklığın mirasçıları oluruz. Vücudumuzdaki mikroorganizmaların sayısı, kendi insan hücrelerimizden daha fazladır. Milyonlarca yıllık ortak gelişim, aramızda öyle kusursuz bir denge inşa etmiştir ki buna tam bir biyolojik ortaklık diyebiliriz. Bilim insanları, buna "amfibiyoz" diyor; yani duruma göre dost, duruma göre düşman olabilen ama sınırları iyi çizilmiş ilişkiler.
Bu ilişki, oyun teorisindeki ünlü "Nash dengesi" gibi çalışır. Nash dengesi, tüm oyuncuların mevcut stratejilerinden memnun olduğu ve hiçbirinin tek başına farklı bir strateji seçerek daha iyi bir sonuç elde edemeyeceği denge durumudur. Kurallara uyan herkes kazanır, hile yapan ise ağır cezalara çarptırılır. Mikroplarımız bize vitamin üretir, sindirime yardım eder, bağışıklık sistemimizi eğitir ve dışarıdan gelecek tehlikeli patojenlere karşı bizi korur. Karşılığında ise onlara bizler barınma ve besin sağlarız. Ancak son yüzyılda oyunun kurallarını biz bozduk. Sınırları ihlal ettik ve içimizdeki bu dengenin çökmesine zemin hazırladık.
Mikroplarımızın Sessiz Vedası
On dokuzuncu yüzyıldan itibaren hızlanan temiz su sistemleri, küçülen aile yapıları, artan sezaryen doğumlar, düşen emzirme oranları, fütursuzca kullandığımız antibiyotikler, LİF’siz besinler... Tüm bunların iç dünyamızda yıkıcı bir karşılığı oldu.
Buradaki en büyük yanılgı, iyi sağlığın sadece dışarıdan mikrop kapmamak olduğunu sanmamızdı. Oysa asıl kayıp, atalarımızdan bize aktarılan mikropların nesilden nesile aktarılamaması oldu. Bir annenin mikrobiyotası antibiyotiklerle LİF’siz beslenme ile kayıp yaşadığında, bebeğine aktaracağı o "ilk sermaye" eksik kalıyor. Dikey aktarma zinciri kırılıyor. Yatay aktarma, yani çevreden mikrop toplama mekanizması da modern şehir hayatında sterilize edildiği için çocuk bir sonraki nesle daha da fakirleşmiş bir mikrobiyota aktarıyor. Sonuç mu? Her yeni neslin bir öncekinden daha eksik bir mikrobiyal mirasla doğması.
Boşalan Tahtlar ve Yeni Salgınlar
Bu kaybın en somut örneği, midemizin popüler bakterisi (Mikrobu) Helicobacter pylori'dir. Günümüzde gelişmiş ülkelerde bu bakteri adeta buharlaştı. Evet, onun kaybı mide kanseri ve ülser oranlarını düşürdü, bu harika bir gelişme. Ancak madalyonun diğer yüzünde şok edici bir gerçek belirdi: H. pylori'nin mideden çekilmesi, mide asit dengesini bozarak gastroözofageal reflü, Barrett özofagusu ve ölümcül yemek borusu kanserlerinde patlamaya yol açtı.
Dahası, bu bakterinin yokluğu midenin ghrelin ve leptin gibi açlık-tokluk hormonlarını düzenleme yeteneğini elinden aldı. Yani, enerji iç dengesi sekteye uğradı. Sorun sadece metabolizmayla sınırlı değil. H. pylori bakterisi mideyi terk ettiğinde, bağışıklık sisteminin gereksiz ve aşırı tepkiler vermesini engelleyen düzenleyici bağışıklık hücrelerinin sayısı da azaldı.
Doğa boşlukları sevmez. Başka bir örnek verelim. Üst solunum yollarındaki bazı pnömokok bakterileri aşılarla büyük ölçüde azalınca, onların bıraktığı boşluğu bu kez antibiyotiklere dirençli ve daha tehlikeli bakteriler doldurmaya başladı. Bunların en önemlilerinden biri, artık sadece hastanelerde değil toplumda da yaygın görülen MRSA'dır. Kısacası, daha az zararlı bir bakterinin kaybolması bazen çok daha saldırgan ve tedavisi daha zor bakterilerin yerleşmesine fırsat verdi.
Geleceğin Reçetesi; LİF
Bugün biliyoruz ki birçok hastalığın nedeni tek bir zararlı mikrop değil. Asıl sorun, bağırsaklarımızda yaşayan bu mikropların dengesinin bozulması ve birbirlerine verdikleri desteğin kaybolmasıdır. Bağırsak hastalıklarından, diş eti hastalıklarına kadar pek çok rahatsızlıkta bu dengenin bozulduğu görülmektedir.
Bu dengenin en önemli destekçisi ise LİF’li besinlerdir. Sebze, meyve, baklagiller ve tam tahıllar yeterince tüketilmediğinde, LİF’le beslenen bağırsak bakterileri aç kalır. Zamanla sayıları azalır, bazı değerli türler ise tamamen kaybolabilir. Onların yerini ise çoğu zaman daha az faydalı, hatta hastalıklara zemin hazırlayabilecek mikroplar alır. İçimizde sessizce fakirleşen bu mikrobiyal dünyayı yeniden canlandırmak; gereksiz antibiyotiklerden kaçınmak, daha fazla LİF tüketmek ve yararlı MİKROPLARI korumak artık yalnızca bir sağlık önerisi değil, gelecek nesillerin sağlığını korumanın da en önemli yollarından biridir.