CUMHURİYET KİMİN KİMSESİ?
Dün, Cumhuriyetimizin 103. yılını kutladık. Bayraklarımızı astık, marşlarımızı söyledik, kurucularımızı minnet ve rahmetle andık.
Peki, bayramdan sonraki sabah? Maaşı yetmediği için çocuklarına mahcup olan babanın, hakkını ararken mücrimler karşısında yalnız kalan vatandaşın, emeğinin karşılığını alamayan işçinin, ürünü tarlada kalan çiftçinin, ömrünün sonbaharında geçim derdi çeken emeklinin, tanıdık bulamadığı için mülakatta elenen başarılı gencin, para bulamadığı için eğitimini yarıda bırakan öğrencinin Cumhuriyeti yanında bulabilmesi için ne yapacağız?
Bir işe girmek, hakkını almak, sesini duyurmak için devlette itibarlı(!) birilerini tanımak gerekiyorsa, “devletin kimsesizlerin kimsesi olma” idealini nasıl yaşatacağız? Eski Türkiye’de şikayetçi olduğumuz gibi, devlet kapısında yurttaşın bilgisi, emeği, hakkı yerine referansı soruluyorsa, Cumhuriyetin fazilet değerini nasıl koruyacağız? Yeni Türkiye’nin nesini konuşacağız?
Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olmasıdır. Bu, milletin seçimlerde oy verdikten sonra, seçtiği yöneticilere soru sorabilmesi, gördüğü yanlışı korkmadan söyleyebilmesi, yetkilileri uyarabilmesi ve gereken durumlarda tedbir alınmasını isteyebilmesi gibi haklarını kullanabilmesini de gerektirir. Seçilenler de seçenlere kulak vermelidir. Bunun adına demokrasi denir. Demokrasi en saf anlamıyla, bence “seçenlerin hesap sorma hakkını”, “seçilenlerin de hesap verme sorumluluğunu” güvence altına alan bir yönetim biçimidir.
Ancak “milletin egemenliği” ne demektir? Bunu, Allah’ın egemenliği ile yarıştıracak kadar akıldan ve izandan yoksun olanlara dosdoğru anlatmak gerekir; yaratanın egemenliğini, yarattığının egemenliği ile karıştıranların zihinleri de imanları da çarpık fikirlerden temizlenmelidir. Belki bu temizlik yapılmadığı için, camilerde toplanan bağışların, şahsi çıkarlar için, faiz kazanmak için değil, muhtaç olanlara ulaştırılması için toplandığını unutanlar, din adamı makamına oturabilmiştir. Din ve iman konularını bunlardan öğrenenlerin hali nedir?
Devleti yönetmek üzere seçilenlerin görevi, kendilerini destekleyen kesime, cemaate, tarikata, zümreye ayrıcalık sağlamak değil, ülkenin kaynaklarının kendilerine oy veren vermeyen her yurttaşa “dinimizin emrettiği şekilde, adalet ile” paylaştırılmasını sağlayacak düzeni kurmak ve korumak olmalıdır…
Devletin denetleme kurumları, Eski Türkiye’de yapılan yanlışları düzeltmesi için seçilenlerin, aynı yanlışları Yeni Türkiye’de tekrar etme haklarının olmadığını gösterecek bir güç ve kesinlikle işletilmelidir.
Adaleti kişisel ve kurumsal boyutta sağlayabilen toplumlar hak eder cumhuriyet ve demokrasi nimetini.
Devleti kimsesizlerin kimsesi yapabilmek için, devlet makamına atanmasını liyakati ile değil de ilahî lütufla açıklayan kişilere “Allah hak etmeyen, liyakatsiz bir kişiye neyi, niye lütfetsin?” sorusunu sorabilmek gerekir. Cevap da çok önemlidir zira bunların “Allah” algısında “adalet yerine torpil mi var, adam kayırma mı var” bu ortaya çıkacaktır… Böyle bir çarpıklık varsa, yani “Allah’ı haksız ve adaletsiz icraatlarına alet edenler varsa” yanlışa düşenler de millet de açıkça uyarılmalıdır ki, Allah ile aldatanların da aldananların da vicdanları yanlışa sapmasın.
İç yüzünü bilemediğimiz böyle durumlarda, aldatmayı ve aldanmayı önlemek için din ve iman konularının sadece görüntüde kalmış, şekilde bir gösterişe dönüşmüş olabileceğini düşünmek gerekir. Dinî görüntü ile dinî söylemleri gösterişe çevirerek, milleti aldatmaya çalışanları engellemek de, dinin manasını anlayacak seviyede düşünemediği halde şekiller üzerinden konuşanların milleti aldatmasını engellenmek de devletin görevleri arasındadır. Böyle, dinî değerlerimizi kullanarak yapılan aldatmaları engellemenin yöntemi ise en kısa anlamıyla laikliktir.
Laiklik birilerinin uygulamaya çalıştığı gibi dinsizlik değildir. Laiklik birilerinin dediği gibi, dinsizlik değildir. Devlet makamlarına yapılan atamalarda “alnı secdeye değen adamdan zarar gelmez” diyenlerin, 15 Temmuz ihanetindeki rolünü unutmamak gerekir. Bu tecrübeden sonra, atamalarda dinî görünüşün liyakat ve denetimin yerine konulamayacağı dersinin alınmış olması gerekmez mi? Alnını, Allah rızası için secdeye değdirenler ile seçmene gösteriş yapmak için değdirenler bir midir? Birilerinin inanıyor görünmesi, hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırabilir mi?
Kendisine, devlette bir makam emanet edilen kişi, o makamın imkânlarını kendi çevresine dağıtıyorsa milletin emanetine ne kadar sadıktır? “Emanete ihanet eden kişinin kılığının, kıyafetinin, dinî semboller taşıyan görüntüsünün; Kur’an okurken çektirdiği veya camiden ya da Kâbe’den gönderdiği resimlerin değeri ne olabilir?”
Bir de yurttaş olarak kendimize bakalım. Görüntüye, söylentiye mi aldanacağız yoksa işin aslını mı arayacağız? Başkası yaptığında kızdığımız kayırmacılığı, kendi çocuğumuz için isteyenlerden miyiz? Haksızlığa uğrayınca adalet ararken, haksız kazanç önümüze gelince susuyorsak nasıl bir iman içindeyiz?
Şekilde Müslüman gibi görünmek kolay da, manada mümin olmak için ne kadar çalışıyoruz? Bizim taraftan olanın yanlışını savunup karşı taraftakinin doğrusunu bile reddederken hangi İslam esasına dayanıyoruz, hangi Müslüman ahlakını temsil ediyoruz? Müslümanda olması gereken fazilete ne kadar ulaşıyoruz? Bunlara cevap vermeyen konuşmalar, tartışmalar ile aslında kime hizmet ediyoruz?
Demokrasi yerine şeriat isteriz derken, adalet isteriz demeyenlerin aslında kime hizmet ettiğini hiç sordunuz mu? “Şeriat gelince adalet de gelecek” diyenlere mi, yoksa “adaleti hakkıyla işletemeyenlerin, şeriatı da kendi menfaatlerine uydurma tehlikesine karşı uyaranları mı bakacağız? Tarihte, kendi iktidarını güçlendirmek için Allah adına hükümler uydurup, şeriat diye uygulayanların ve onlara tabi olanların akıbeti ne olmuş? Ne kadar düşünüyoruyuz?
Cumhuriyet, Allah’ın verdiği aklı kendi hür vicdanı ile kullanan, hakkını aramayı bilen, başkasının hakkını da gözetebilen ve algı ile aldanmak yerine aklı ile işin aslını arayan insanlarla güçlenir. İnsan olmak, tanımadığın başka insanların da haklarını korumak gerektiği bilincine ulaşmak demektir. Yani erdem yani fazilet sahibi olmak demektir.
Yandaşlık etmeyi marifet, sorgulamayı saygısızlık, itirazı düşmanlık sayan bir anlayışla böyle bilinçli ve fazilet sahibi insanlar yetiştirebilir miyiz?
Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak da, cumhuriyeti ve demokrasiyi sağlıklı işletmek için adaleti ve liyakati hakkıyla uygulamak da bu bilincin içindedir. Ancak bu bilinç anıt ile put arasındaki farkı anlayacak seviyede düşünmeyi gerektirir: Atatürk bir kişi değildir artık. O, bir aydınlanma ilhamıdır, akılcı düşünme öğretisidir, özgürlük ve bağımsızlık sembolüdür. Bunu doğru an-lamak gerkir. Onu sevmeyenler Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını kabul etmeyen, bölmek isteyen, hatta özgürlüğünü, bağımsızlığını tanımayanlar ile onlara aldananlardan başka kimler olabilir? İşgal altında, zillet altında, özgür olmadan yaşamak Müslüman onuruna ne kadar yakışabilir?
Haa bir de sahte Atatürkçüler ve sözde Kemalistler vardır. Milletin kafasını karıştan bu tiplere karşı da uyanık olmak gerekir. Zira onlar da, karışan kafalara ‘düşman yalanlarını tarih diye dolduran” sözde tarihçiler ve ‘hurafeyi, bidatı din diye anlatan’ sahte hocalar kadar zararlıdır.” Bu zararlılara ve Cumhuriyetin yüzüncü yılında bile Onuncu Yıl Marşı ile kutlama yapmakla yetinip, geçen bunca yılda millete temel kavramları ve işin aslını dosdoğru anlatmak yerine kendi siyasî polemiklerinde boğulanlara aldanmamak yöntemleri de yine o bilincin içindedir.
Bu konularda yeterince düşünmeyi değil de ezberi öğreten bir eğitim sistemi, ne tür bir nesil yetiştirecektir? Bilim ile ilim arasındaki farkı anlamadan, malumattan bilgi çıkarmayı öğrenmeden diploma alanlar, ellerindeki nimetin kıymetini nasıl bilecektir? Bilinç sahibi olacak seviyede düşünemeyen, fazilet sahibi olabilir mi? Bunlar kıymet bilir mi? Yoksa bunlar, gücü elinde tutan otorite odakları için yandaş “biroy” olarak gelip geçmeyi yaşamak mı zannedecek ki?
Hatırlar mısınız, 2017 yılında yapılan referandumun ardından, devletimizin en üst makamında bulunan Cumhurbaşkanı’na, ‘Başkan’ demek için, ‘cumhur’u söylemden çıkaranlar, siyasal ittifaklarına ‘Cumhur İttifakı’ adını vermişlerdi?
Cumhuriyet, demokrasi, devlet, laiklik, ehliyet, liyakat, adalet, hakkaniyet, emanet, meşveret, hükümet, özgürlük, bağımsızlık, eşitlik, sorumluluk, şeffaflık, hesap verebilirlik, din, vicdan, ahlak, erdem-fazilet, şuur-bilinç gibi kavramları doğru anlayıp hayata geçirecek bir nesil yetiştirmek üzere çocuklarımızın, haklarının ve sorumluluklarının bilincinde, özgür düşünen birey ve yurttaş olmasını sağlamak için nereden başlamalıyız sizce?
Cumhuriyete sahip çıkmak, cumhuriyeti kimsesizlerin kimsesi yapmak, devletin kapısına gelen kimseyi “kimin adamısın?” sorusuna mahkûm etmemektir. Yüksek makamlarda tanıdığı olmayanın da hakkını alabildiği, çalışanın emeğiyle ilerleyebildiği, yurttaşın kendini sahipsiz hissetmediği bir ülke için çalışmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk ile silah arkadaşlarını, Millî Mücadelemizin bütün kahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve rahmetle anıyorum. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Nice yüzyıllara…
Selam ve dua kuranlara, emek verenlere ve emaneti hakkıyla yaşatanlara…