Halime Bilgin

EVETÇİ BİR TOPLUMMUYUZ

Halime Bilgin

EVETÇİ BİR TOPLUMMUYUZ

"Bu hayatın yarısı çok hızlı evet demekle diğer yarısı da zamanında hayır diyememekle geçiyor"

Bu söz üzerinde biraz tefekkür etmek durmak istedim.

Çünkü toplum olarak geleneksel bir toplum yapısında olduğumuz için bireysel olarak karar alma süreçlerinde, yalnız kişisel tercihlerimizle değil, içinde doğduğumuz kültürün kodları ve beklentileriyle de doğrudan ilişkili olarak "hayır " diyebilme potansiyelimizin düşük olduğunu düşünüyorum.

Birey psikolojisinin kurucularından olan Alfred Adler, Freud'un aksine, insanı yaşadığı çevreden bağımsız ele alınamayacak sosyal bir varlık olarak tanımlar. Adler’e göre, kişinin zihinsel ve ruhsal gelişiminin temelinde çevresel etkileşimler yatar ve psikolojik süreçler kültürel normlar ile yaşam tarzlarına göre şekillenir. Yapılan pek çok çalışma, farklı inanç sistemlerinin ve toplulukların ruh sağlığına dair farklı tanımlamalar geliştirdiğini ve bireylerin bu tanımlamalar doğrultusunda  kendi değer yargılarını oluşturduğunu göstermektedir.

Yani insanın yaşadığı kültür ve toplum zihnini, bilincini ve ruhsal yapısını etkiler dönüştürür.

Bunun en güzel örneğini, Batı ve Asya (Doğu) toplumlarında görebiliyoruz. Mesela, aile kavramının  Çin kültüründeki yeri, bireyin  psikolojik süreçlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilerken, buna karşın Batı toplumlarında daha bireyci bir anlayış hakimdir.

Bizim toplumumuzda ise birçok kültürel kod, bireyin zihin yapısına yerleşerek yaşamını bu toplumsal kalıplara göre şekillendirmektedir. Bu bağlamda, "büyüklere saygı göstermek" gibi temel toplumsal değerler, sıklıkla bireyin "hayır" diyememe eğilimiyle eşleştirilmektedir.

​Bu durumda birey, kendi varlık ve benlik sınırlarına sahip çıkması, bu sınırları koruması ve kişisel alanına saygı duyulması yönündeki meşru ihtiyaçları görmezden gelinmektedir.

Çocukluktan itibaren her koşulda "evet" demeye alıştırılan birey, ergenlik ve yetişkinlik evrelerinde "hayır" kelimesini kullandığında toplumsal açıdan tasvip edilmeyen bir konuma yerleştirilmektedir.

Bireylerin "hayır"  kelimesi ile olan bu tutumu, toplumdan dışlanma riskiyle karşı karşıya kalmasına neden olacağı için, kabul görmek  ve sosyal aidiyetlerini korumak adına istemeseler dahi "evet" demeyi sürdürmelerini sebep olmaktadır.

Sürekli evet demenin psikolojik bedeline gelince;

Birey, olmak istediği kişi olamaz ve olmak istemediği biri gibi davranmak zorunda kalır. Kendi sınırlarını çizemediği için, sömürüye ve manipülasyona açık hale gelir. Kendi kararlarını alamayan ve sürekli başkalarını memnun etmeye çalışan bir yapıya bürünerek zamanla öz saygısını yitirir.

​Aslında toplumsal ilişkilerde sarf edilen "evet"lerin önemli bir kısmı, gerçek bir rızayı değil, sosyal baskı ve onaylanma ihtiyacının yarattığı zorunlu bir uyumu temsil etmektedir.

Şimdi burada kendimize bir soru sorma zamanı.

Bu güne kadar verdiğimiz kararlardaki "evet"ler, kendi öz benliğimizle dediğimiz bir evet mi ?

Yoksa suçluluk, eleştirilme yalnız bırakılma, sevilmeme, terk edilme korkusu gibi duygular nedeni ile baskı hissederek dediğimiz bir evet mi ?

Yazarın Diğer Yazıları