Sosyolog/ Aile Danışmanı Rumeysa Muren

Ruhun Dolmayan Boşluğu

Sosyolog/ Aile Danışmanı Rumeysa Muren


Bireylerin birçoğunda mükemmel olma tutkusuna, kusursuz olma çabasına, başarı odaklılığa ve insan ilişkilerini istemsizce çıkarlara ya da nedenlere bağlı sürdürme gayretlerine şahit oldum. Bu mükemmeliyetçi yapının altında, aslında bireyleri hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin etmeyen bir duygu hâkimdir. İşte tam bu noktada "görünmeyen travmalar" devreye girmektedir. 


Her şey yolundadır fakat sanki bir şeyler ters gidiyor gibi hissettirir, birinin sevgisi ilgisi seni sebepsiz yere rahatsız eder. Ya da her şey olması gerektiği gibi kusursuz ve başarılı ilerlediğini görebiliyorsundur ama içten içe sanki bir şeyler yanlış ve eksik gibi gelir. Kısaca mükemmel olmayı başaramamak, asıl mutluluğu bulamamak gibi bir histir. İşte burada sorun senin eksikliğin değil sendeki görünmez travmalarındır. Uzman bir aile danışmanı olarak görüşmelerimde sıkça rastladığım sağlıklı ilişkilerin oluşmasını engelleyen, ilişkideki çatışmalara sebep olan sinsi bir tümördür benim için.  Travma denildiğinde akla ilk olarak fiziksel şiddet, kötü bir ana tanıklık etme ya da maruz kalma gibi somut durumlar gelir. 


Ancak bir de görünen travmalar dışında, "duygusal ihmal" dediğimiz görünmeyen travmalar vardır. Bu, bireyin çocukluğunda duygusal ihtiyaçlarına karşı aldığı tepki ya da alamadığı ilgidir. Basit, önemsiz ve etkisiz gibi görünse de bastırılmış duygular; yetişkinlikte alınan kararları etkileyen, belki de hayat boyu doyum noktasına ulaşmayı engelleyen travmalara neden olmaktadır. Duygusal travma, toplumumuzda genellikle o anı kurtarmak için kullanılan basit cümlelerle geçiştirilir. En yaygın maruz kalınan kalıplar ise “Buna mı ağladın?” ya da “Erkek adam ağlamaz” ifadeleridir. Oysa duygular önemsizleştirilip basitleştirilemez. Çocuğun belki de o an sadece size sarılmaya ihtiyacı vardır, ağlaması ise bunun bahanesidir. “Erkek adam ağlamaz” diyerek, bir erkeğin duygularını ifade etmesinin önüne set çekmiş olursunuz.  Çocuklukta oluşan bu kalıplar, hayat boyu devam edecek olan bir kısır döngünün tohumlarını eker. 


Ebeveynleri tarafından fark edilmeyen çocuklar, ancak başarıları ya da hataları sonucunda dikkat çekebildiklerinde, farkında olmadan hayat boyu bu stratejiyi kullanmaya başlarlar. Zihinlerinde; fark edilmek için başarılı ve kusursuz olmak zorunda oldukları ya da dikkat çekmek için kötü bir olaya maruz kalmaları gerektiği bilinci oluşur. Bu durum dışarıdan parlak ve güzel bir alışkanlık gibi görünse de madalyonun bir de görünmeyen tarafı vardır. Bir de duygularını ifade etmesine izin verilmeyen çocuklar vardır; “İdare et”, “Huzurumuz kaçmasın, sen sus” şeklinde ebeveynden tepki alan bu çocuklar, duygularını ve öfkelerini dile getirmekte zorlanırlar. Bu çocuklar birer yetişkin olduklarında; duygularını yönetmekte zorlanan, kendini ifade edemeyen, öfke patlamaları veya susma nöbetleri yaşayan, deyim yerindeyse nutku tutulan bireylere dönüşürler. Bu durum, duygusal ifade güçlüğü ve duygu yönetiminde kalıcı hasarlar oluşturur. Bu bireyler ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, her zaman yetersiz hissedeceklerdir. 


Duygu sağırlaşması yaşarlar; kendi duygularını tanıyamaz, üzüntülerini ya da sevinçlerini tam olarak hissedemezler. Bir adım atabilmek için her zaman dışarıdan bir onaya ihtiyaç duyarlar.  En yıkıcısı ise ilişkilerde duygusal yakınlık kurmakta zorlanmalarıdır. Duygularını tanıyamadıkları için karşı tarafa kendilerini ifade edemezler; duyguların açığa çıkma ihtimali, onlara yabancı ve ürkütücü gelir. Fakat ilişki bunu sevmez. İlişki; farklı fikir ve duyguların açıkça ifade edilip anlayış ve yeni bakış açılarının oluşmasını sağlayan, iki insanın farklı dünyalarda yetişip yeni bir dünya inşa etmesidir. Evlilikte yeni bir dünyadır bizim için. Sağlıklı şekilde sürdürülen tartışmalar bile ilişkinin içindeki alışveriş için gereklidir. Eşler birbirine gerçek duygu aktarımını sağlayamadığında bütünlük oluşumu tam olarak sağlanamaz. Sorunlar çözüme kavuşmak yerine paspas altı yapılır. Halbuki paspas altı yapılan bu konular ilerde daha büyük sorunlar için ekilmiş bir tohum olur.  Çiftlerin duygusal alışverişi açıkça sağlanamayan bir evlilikte yeni bir üyenin yani bebeğin girmesiyle ikinci evlilik dönemine girilir. Artık daha fazla sorumluluk ve daha fazla ifede edilmesi gereken duygu barınır. Bu noktada ya artan bir suskunluk ya da çatışmanın habercisidir. Duygusal boşluğun hâkim olduğu bir aile ortamında yetişen bireyler, ebeveyn olduklarında sanki bir bayrak yarışındaymışçasına bu durumu nesilden nesile aktarırlar. Hiç tatmadığı bir duyguyla karşılaştığında kişinin içinde bir his oluşmaz; bu da onu camdan duvarları olan bir hapishaneye hapseder. Peki, bu hapishaneden kurtulmak imkansız mıdır? Asla! 


Önemli olan bunların farkına varabilmektir. Mükemmel olmak için değil; farkında olmak ve kusurlarımızla huzur bulabilmek için değişime ihtiyacımız var. İşe önce çocukluğunuza şefkat göstererek başlayın ve duygularınızı tanımlamak için kendinize fırsat verin. Kendi duygularını içtenlikle hissedebilen ve tanımlayabilen insan, ancak ondan sonra karşısındakinin duygularını anlayabilir. Unutmayın, bilmediğiniz bir şeyi anlayamazsınız. İlişki iletişimi sever, ilişki ruhla beslenir, duyguyla beslenir. Çevrenize koşulsuz varlığınızı hissettirin. İlişkilerinizde sadece somut bağlar değil, soyut ve duygusal bağlar kurun. Partnerinizle zihinsel olarak tek bir beden olun, birbirinizin düşüncelerinizi hislerinizi fark edin. Eşinizle ya da çocuğunuzla rutin görevler dışında da fikir alışverişinde bulunun, o anki hisleri hakkında bilgi sahibi olun.   
 

Yazarın Diğer Yazıları