Yılmaz Sandıkcı

DEMOKRASİMİZİN DELEGE MARAZI

Yılmaz Sandıkcı

DEMOKRASİMİZİN DELEGE MARAZI

Demokrasilerde milletin iradesi sandıkta başlar ama parti kapılarında, delege masalarında ve lider listelerinde boğulursa meclise ulaşamaz. Milletin iradesini yansıtmayan bir demokrasi dar kadroların saltanatına dönüşür. 
*
Demokrasilerde milletin iradesini yok sayan bir zümrenin veya ailenin saltanatı olmaz. Oluyorsa orada akıl, vicdan ve adalet kalmaz.
*
Sorunumuz, Genel Kurul toplantısı için verilen butlan (hukuken geçersiz sayılma) kararı ile gündeme oturan CHP’den öte, milli iradenin parti delegeleri eliyle yok edilmesini önleyecek mekanizmaları olmayan Siyasal Partiler Yasası’dır.
*
Yıllardan beri Türkiye’de uygulanan sistem, milletimizin iradesini meclise tam yansıtmıyor. Çünkü vatandaş seçimde oy veriyor ama çoğu zaman kimi seçtiğini bilmiyor; milletvekili adaylarını millet yerine parti başkanları ve delegeler üzerine kurulmuş dar kadrolar belirliyor. 
*
Bir siyasetçi milletin iradesi ile değil de parti başkanının tercihi ile Meclis’e giriyorsa, o kişi milletin vekili mi olur, yoksa parti başkanının vekili mi? İşte demokrasimizin hastalığa yakalandığı yer tam burasıdır. Soru da sorun da böyle sorulara verilen cevapların gereğini yapmamamızdan kaynaklanıyor.
*
Demokrasi demek, seçimde sandık kurmak değildir sadece. Demokrasi, seçenin hesap sorma hakkı ile seçilenin hesap verme sorumluluğunu güvence altına alacak sistemleri çalıştırmaktır, hukuka uygun ve adil şekilde. Bunlar yerine, seçilen kişi hesap vereceği makam yerine milleti değil de kendisini seçim listesine koyan parti başkanını koyuyorsa, orada milli irade sakatlanmış demektir. 
*
Bu sakatlık, iktidar veya muhalefet ayırmadan tüm partileri çürütür. Muhalefetin çürümesi, iktidarın da kalitesini düşürür. Çünkü demokrasilerde siyasetin seviyesi, sadece hükümet partisinin değil, muhalefet partilerinin de kalitesine bağlıdır. Sakatlanmış, engellenmiş, dar kadroların elinde boğulmuş bir milli irade ile demokrasi işlemez.
*
Demokrasiler muhalefetin kalitesi ile güçlenir; “seçilenlerin, seçenlere hesap verme sorumluluğunu hatırlatacak” hukuk mekanizmaları ile topluma zarar verecek yanlışlar önlenir. Liyakatsizlik, adaletsizlik, yandaşlık ve kul hakkına girme hırsı engellenir.
*
Bunu anlamak için doğaya bakın; otçul, av hayvanları ne kadar hızlı kaçarsa, etçil avcı hayvanlar da hızlı koşmayı öğrenir. Hızlı koşamıyorsa, avı yoruluncaya kadar dayanıklı ve kararlı bir şekilde takip etmeyi öğrenir… Bu karşıtlık doğayı canlı tutar; güçlü olmak yetmez, gücü doğru kullanan kazanır. Güçlü olan yanlış yaparsa, zayıflar… Zayıf olan aklını kullanmazsa yok olur. Doğada hız, dikkat, işbirliği ve uyum, yaşam kalitesini belirler. Bu kaliteyi belirleyen şeylerin başında karşıt güçlerin dinamiği yer alır.
*
Bir siyasî partinin kaderi, yönetici kadronun aklını kullanma seviyesine, düşünme hızına, strateji geliştirme kabiliyetine ve yenilenme cesaretine bağlıdır. Lider kadrolar milletin ihtiyaçlarını doğru okuyabiliyorsa parti güçlenir. Muhalif uyarılar yeterince güçlü değilse, milletin ihtiyaçlarını duymayan, değişim ihtiyacını görmeyen iktidar zamanla içine kapanır; sadece kendi sesini duymaya başlar, burnunun dikine gider. Kendini rakipsiz görme, büyüklenme kibre dönüşür, kibir güç zehirlenmesine sebep olur. Despotlaşır, diktatör olur. Bunu önlemek için parti liderleri bile, çevresine aldığı yandaş danışmanları arasına, yeri geldiğinde muhalefet edebilecek, yanlışları cesurca söyleyebilecek muhalif danışmanlar da koymalıdır.
*
1994 yılından beri yazıyorum ve geçen 32 yılda yazdığım konuların değişmediğini üzülerek görüyorum. Kişiler, partiler, sloganlar değişiyor ama sistemin arızaları yerinde duruyor. Örneğin, 2002 yılından önceki konuşmalarında Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan da “delege sistemine ve parti başkanlarının saltanatına” karşı çıkıyordu. Ancak iktidara gelince bu sorunu çözecek yasal adımlar atılmadı.
*
Ana muhalefet partisinin başına Kılıçdaroğlu gibi biri kaset kumpasıyla gelince, vaatleri hatırlatacak kimse de kalmadı. Bir kişi dalavereyle partinin başına gelebilir; ama o makamda kalması dalavere düzenine değil, seçim başarısına bağlı olmalıdır. İşte bu bağı koparan şey temsil ettiği milli iradeye ihanet etme riski taşıyan “delege iradesidir.” 
*
Demokrasimizin asıl virüsü, menfaat ilişkileriyle ipotek altına alınabilen karakterdeki delegelerdir. Kılıçdaroğlu’nun onca yenilgisine rağmen koltuğa yapışması, CHP’nin de bu delege virüsü ile hastalandığını gösterir. Aynı hastalığın, sorunu çözmeye çalışanlara da bulaşmış olması muhtemeldir… Burada cezalandırma yanında, tedaviye yönelik yaklaşımlar da gerekir.
*
Bu tabloya bakarak demokrasimizi hasta eden mikrobu temizlemek yerine demokrasi düşmanlığı edenler, “demokrasi İslam’a terstir gibi yalanları yayanlar” aslında kime hizmet ederler? sorusuna ve daha da önemlisi, “dinimiz İslam’ın açıkça yasakladığı “asabiye” üzerine kurulan ve uğruna baba, oğul, amca, yeğen, kardeş hatta peygamber torunu bile katledilen saltanatı demokrasiye karşı önerenler, bu görüşü İslam’ın hangi ilkesi ile savunurlar?” gibi sorulara da cevap aramamız gerekir.
*
Cumhuriyet Halk Partisi, geçen yüzyılın başında işgal edilen vatanımızın kurtarılabilen topraklarında, Türk tarihindeki son bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran partidir. Ama bugün, o CHP’nin hatırası üzerinde oturduğu halde, düşman yalanlarını tarih diye anlatanlara karşı milletimize işin aslını anlatmayan, Sevr’i, Lozan’ı doğru dürüst öğretmeyen, Cumhuriyet düşmanlarına karşı laikliği bile izah edemeyen bir CHP ile karşı karşıyayız. Ve kafa karışıklığı içindeyiz; işin kötüsü, bugünkü CHP’nin basiretsizliği, Kurtuluş Savaşımızı bile gölgeliyor. Kafası karışanlar bugünkü CHP’ye bakarak Cumhuriyet’i ve Kuvayı Milliye ruhunu bile tartışmaya açıyor.
*
Bence açıkça söylemek gerekiyor: Bu CHP, o CHP değildir. Kurucu CHP kadrolarının tamamı birer Osmanlı aydınıydı. Bugün beğenilmeyen birçok fikir, aslında Osmanlı’nın son dönemindeki arayışların devamıdır. Bunları anlamaktan aciz günümüz CHP’sine bakarak kurucu CHP’yi yargılamak büyük haksızlıktır.
*
Bugünkü CHP’yi, terörle arasına mesafe koyamayan, devletçilik ve milliyetçilik ilkelerine rağmen kimliksiz bir solculuğa savuran politikaları yüzünden sonuna kadar eleştirelim. Ama bunu yaparken bağımsızlık mücadelemizi ve tam bağımsızlık ilkemizi mahkûm etmeyelim. 
*
Konuya partiler üstü bir konumdan bakalım; sorunu şu parti veya bu parti ile sınırlamadan, milletin iradesi ile partilerin iradesi arasına giren “delege sistemi” değişmedikçe, “ne Meclisimiz gerçek anlamda milletin olur ne de demokrasimiz gerçek demokrasi olur” gerçeğini fark edelim.
*
Meselemiz, milletimizin bu maskeli baloya son vermesini sağlayacak seviyede bir demokrasi bilincine yükselmesi olmalıdır.
*
Görüntüye ve algıya aldanmak yerine, hakikati akıl ile arayan herkese selam ve dua ile.
 

Yazarın Diğer Yazıları