DÜNYAYI DOLAŞMAK MI, İNSANA ULAŞMAK MI?
40 bin kilometre dünyanın çevresi. Türk Hava Yolları’ndan gelen mesaj: “2025 yılında 41.437 km birlikte uçtuk, 60 saatini göklerde bizimle geçirdin” diyor. Bu mesaj beni çok eskilere götürüyor, anılarımda gezdiriyor. Teşekkür ederim THY…
İlkokula başladığım 1975 yılında, Arif abim 5. sınıftaydı. Bir gün, “üniversite okuyup, masa başında bir iş sahibi olacağım” demişti bana. Çalışmayı tarlada ve inşaatta, masayı da okul müdürünün odası ile kahvehanede gördüğüm için, dediğini anlayamamış; “masa başında iş nasıl olur abi? Sıkıcı olmaz mı?” diye sormuştum… Devamında “ben masa başında oturarak çalışamam, hareketli bir işim olmasını isterim” demiştim. O hayalim, dua olmuş demek ki, duam ise kabul edilmiş. Gerçek oldu. 1989 yılından beri bir dış ticaretçi olarak sürekli hareket halinde, yollardayım. Hem de uluslararası yollarda, dünyanın dört bir yanında.
Abim üniversiteyi bitirdi ve masa başı bir iş sahibi oldu. Beni her aradığında farklı bir ülkede olduğumu duyunca “Akıncı Beyleri gibisin” demeye başladı.
THY’nin mesajı bana bunları hatırlatırken, mesajdaki sayı da çarpıcı geldi açıkçası: 41.437 km. Yani THY ile dünyanın etrafında bir turdan fazla uçmuşum. Diğer hava yolu şirketleriyle uçuşlarım ayrı.
Hep diyoruz ya “dünya küçüldü” diye, dünya mı küçüldü yoksa rekabet mi büyüdü sizce? Ama kesin olan şu ki, ihracat zorlaşıyor dünya küçülüyor dedikçe. Çünkü rekabet artıyor iyice.
İhracat deyince insanın aklına uzun uzun yolculuk geliyor. Uçaklar, trenler, koşturmaca, yorgunluk geliyor. Ama biraz düşününce, meselenin yolculukların kilometresiyle ilgili olmadığını fark ediyorsunuz. Çünkü yapılan şey sadece bir seyahat, bir gezi değil; bir iletişim! Rekabette bizi ayakta tutacak türden bir iletişim;
Bazen bir ofiste toplantıda.
Bazen bir havaalanında koşturmacada.
Bazen bir fuarda müşterilerle tanışmada.
Bazen bir fabrikada, keşif veya makine kurmada.
Bazen bir turda; şehrin, ülkenin tarihini, kültürünü anlamada.
Bazen bir sohbette farklı insanları tanımada.
Bazen bir kafede günün stresini atmada.
Ticaret iletişim demektir ve ulaşım ile tamamlanır. İşe başladığımda iletişim için mektup ve telgraf vardı, derken teleks çıktı, ardından telefaks. Durmadı, dijital çağın nimetleri; bilgisayar, internet, e-mailler, akıllı telefonlar geldi. İletişimi bunlar başlatıyorlar. Ama işi tamamlayan bundan sonraki çabalar; samimi bir tokalaşma, anlama, anlaşma, güven sağlama, cevap vermek sorulara, çözüm bulmak sorunlara ve verdiğin sözleri tutma…
Masa başından işleri yönetmek aslında büyük bir beceri ve büyük bir güç. Ama masa başındaki işleri besleyen düzgün çalışan bir ekip yoksa aslında bir hiç! Yani suyun altındaki buz kütlesi ne kadar büyükse, buzdağı da o kadar büyük ve dik olur ya, onun gibi… Sektöre ilk girdiğimde masa başı işleri, piyade asker rahatlığında yapılan işlere benzetmiştim. O yıllarda Türkiye dış ticaretle yeni tanışıyordu. Dış ticaret vardı ama yurt dışından ithalatçılar gelip, satın alıyordu. İhracat pazarlarında koşturan, rakiplerle mücadele eden komando tipi ihracatçılar yok denecek kadar az idi. Bu tür gelişmeler merhum Özal ile başladı.
Bir ithalatçı senin ayağına gelip malını satın alıyorsa, yapılan iş şeklen ihracat olsa da bu durum satanı gerçek bir ihracatçı yapmaz. Oturduğun yerden yapılan satışta, ihracatın katma değeri alıcının kontrolünde kalıyor, alıcı veya aracı değeri üretene bırakmıyor, kendi cebine atıyor.
Döviz kazanarak büyümek ve gelişmek isteyenler, komando gibi davranıyor, risk alıyor, çabalıyor, yatırım yapıyor, kendini geliştiriyor. Çünkü kazandıran ticarette, başarı sahada olmakla kazanılıyor. Yerinde oturanlar değil, ihracat pazarlarında koşturanlar, rakiplerle kapışmayı göze alanlar, dünya gerçekleri ile yüzleşerek sipariş almayı başaranlar kazanıyor ve kazandırıyor. Elbette oturanlar ile koşturanlar bir ekip olarak çalışıyor, birlikte kazanıyorlar ama futbolda da olduğu gibi gol atmak isteyen takıma forvet de santrafor da gerekiyor.
Genç meslektaşlarıma bunları anlatıyorum, “… forvet, santrafor veya komando olmak yetmez, donanımlı olun” diyorum. “Yabancı dil bilmeyi donanımlı olmak zannetmeyin, bildiğiniz dilde anlamlı konuşacak şekilde mesleki bilgiler yanında kültür, tarih, insanlık bilimi de bilmek gerekir. İlmi de ihmal etmeyin. Olaylara çok yönlü bakmayı öğrenin…” diyorum. Hedefiniz, müşterinize bir şeyleri satmaktan ziyade, onun doğru ürünü almasına yardımcı olacak bir dostluğu kurabilmek olmalı. İhracatçı olmak isteyenler bunu başaracak karakter ve güvenilirlikle donanmalı.” Evet, haklısınız, bu da işin en zor yanı…
Her uçuş bir yere gitmekten ziyade, bazen bir kapıyı aralamak, bazen bir önyargıyı kırmaktır. Bazen de “Türkiye böyle makineleri yapabiliyor mu?” sorusuna “evet” demenin mutluluğunu yaşamaktır.
Kilometreler artarken şunu daha net görüyorsunuz: Dünya küçülmüyor… Hız büyüyor. Hızlandıkça rekabet sertleşiyor, riskler büyüyor. Rekabette farkı yaratan şey sadece ürün ile sınırlı kalmıyor, erişim, hız ve güven daha da önem kazanıyor.
Her fırsatta dünyanın akupunktur noktasında oturduğunu söylediğim ülkemiz, krizlerde, konumundan kaynaklı risklerle yüzleşirken, avantajlarını ve gücünü de gösteriyor: İnsanımızın girişimci ruhu yüksek, esnek üretim kabiliyetimiz ile değişimlere uyumumuz hızlı. Ama bu çabaları doğru yönlendirmek de önemli. İhracatçının emeğini destekleyen ekonomi politikaları ise rekabet gücünü belirleyen en kritik unsurlardan biri.
Bence dış ticaret, ihracat dünyayı dolaşmaktan ziyade insana ulaşmaktır. Ticaretten farklı olarak taşıdığın sorumluluk ile ülkene, ekonomine değer katmaktır. Her ihracatçı şunun farkında olmalıdır: İhracat ürün satmak yanında ülkeni, milletini, tarihini, kültürünü, dini ve ahlaki değerlerini tanıtmayı da gerektirir. Ülkenden dünyaya güven taşımak demektir. İyi bir ihracatçı olmanın temelinde yatan bu bilinçtir.
Kendi menfaatin için aldattığın bir müşteri, ülkeni, milletini dünya çapında küçük düşürmektir. Gerçek esnaf ve gerçek iş insanı bu bilincin önemini bilir. Bunu bilmeden böyle işlere girmek cahilliktir. Cahiller iyi niyetli olsalar bile, bu bilinçten yoksun olarak yaptıkları işler ve ihracat ile kısa vadede kazanç sağlasalar da uzun vadede ülkeye zarar verebilirler. Sektördekiler bu konuda uyanık olmalı ve birbirini uyarmayı görev bilmeliler.
Mesafe ne kadar uzun olursa olsun, doğru kurulan bağlar yolları kısaltır, güven ile birlikte kazancı artırır. Bir kerelik değil evladiyelik bağlar kurmak bilinç sahibi insana yakışır ki onlar ihracatın, ekonominin komandolarıdır, santraforlarıdır…
Kendi menfaatleri yanında milletinin çıkarlarını da gözeterek çalışanlara selam edilir, dua gönderilir, dünyanın neresinde olursa olsun…