Yılmaz Sandıkcı

SIRBİSTAN'DAN SELAMLAR

Yılmaz Sandıkcı

SIRBİSTAN'DAN SELAMLAR

Geçen hafta “Gönüllerde Bayram Temizliği” başlıklı yazımda değindiğim gibi, bayramlar bazen ziyaret, sohbet, dertleşme bazen de uzaklaşıp gitmeye ve kafa dinlemeye vesile... Biz de kafa dinlemek için uzaklardayız yine. 3 yıldır çocuklarımla, Asya’daki Atayurtlarımıza yaptığımız seyahatlerden sonra, Avrupa’da bir süreliğine de olsa, bize yurtluk etmiş topraklardayız bu sene.
*
Bazı şehirlerde sadece ayaklarınız ile gezmezsiniz, hafızanız ile de gezersiniz. Sırbistan’ın başkenti Belgrad da öyle bir şehir… Belgrad sokaklarında yürürken, sadece bir Avrupa başkentinde gezmiyordum. Tarihin kırıldığı, orduların ve medeniyetlerin çarpıştığı bir coğrafyanın izleri arasında dolaşıyordum. Kalemim not alırken, zihnim bir tarih talebesi gibi geçmişi kurcalıyordu.
*
Tuna ile Sava nehirlerinin birleştiği yerde, 2300 yıl kadar önce kurulan Belgrad, sıradan bir şehir değil. Asırlar boyunca Keltler’den, Roma’ya kadar birçok devletin hedefi olmuş. Yüz defadan fazla saldırıya uğramış, kırk defadan fazla işgal ve istila edilmiş. Sonraki yüzyıllarda ise Osmanlı ile Avusturya arasında defalarca el değiştiren bir sınır kapısı olmuş. Toprağına baktığınızda savaş, surlarına baktığınızda inat görüyorsunuz. Çünkü bu şehir sadece askerî değil, zihinsel mücadelelerin de merkezi olmuş.
*
Bir dönem Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapılarından biri olan Belgrad, Karlofça ve Pasarofça gibi anlaşmaların gölgesini hâlâ taşıyor. Önceki yazılarımda değindiğim üzere, tarih kitaplarında birkaç satırla okuduğumuz konuların aslında ne kadar büyük kırılmalar olduğunu daha iyi anlıyor insan, gezip görünce. 
*
Bazen masa başında atılan bir imza, cephede yapılan savaşlardan daha ağır sonuçlar doğurabiliyor. 1699 tarihli Karlofça Antlaşması, Osmanlı’nın Avrupa karşısında ilk büyük geri çekilişi olarak kabul edilir. 1718 yılında yapılan Pasarofça Antlaşması ile kaybetmeye devam ederken, ardından 1739 yılında yapılan Belgrad Antlaşması ile kaybettiğimiz toprakların bir kısmını geri almış olsak da artık eski dengelerin bozulmuş olduğu görülür. Çünkü meselenin toprak kaybetmek değil, zamanın ruhunu kaçırmak olduğu anlaşılır.
*
Burada önemli olan hamaset yapmak değil; ders çıkarabilmek. “Türkler cephede kazanır, masada kaybeder” sözü bu tür dönemleri anlatmak için ortaya çıkmış olabilir. Ancak, mesele sadece kaybetmek değil; neden kaybedildiğini sorgulayabilmek. Güç sadece bilekte değil, akılda, bilimde, ekonomide, eğitimde ve organizasyonda toplanınca beyin gücü geliştiren milletlerin elinde, tarih başka türlü yazılıyor. Milletin küçük ya da büyük olması fark etmiyor; beyin gücü üretecek şekilde aklı örgütleyebilen kazanıyor.
*
Avrupa bilimde, teknolojide, sanayide ve organizasyonda beyin gücü ile başka bir seviyeye çıkarken Osmanlı hâlâ büyük ölçüde eski ihtişamının gölgesinde bilek gücü ile ayakta kalmaya çalışır duruma düşüyor. Bunu hâlâ anlamayanlar bol keseden konuşuyor, mangalda kül bırakmıyor. Ne deseler boş; tarihin gerçekleri geç de olsa ortaya çıkıyor. Tarihin gerçekleri, algı ile aldanmak yerine akıl ile anlamak isteyenlere hitap ediyor.
*
Karlofça ve Pasarofça Antlaşmalarına kadar, sürekli kazanmaya ve genişlemeye alışmış olan devletimiz Osmanlı, ilk kez büyük çaplı toprak kayıplarını resmen kabul etmek zorunda kalıyor. Tarihin akışındaki bu kırılmanın psikolojik izleri buraların taşlarına bile sinmiş. Kale Meydan Parkı’nda gezerken iki küçük anıt özellikle dikkatimi çekti. 

Birincisinde “1456 yılında, Hunyadi Yanoş komutasında, Türkleri yendik burada” yazıyordu… Dikkat ediniz, Osmanlı’yı yendik demiyor, “Türkleri yendik” diyor!...  Hani “biz Türk değiliz Osmanlıyız” gibi laflar eden tipler var ya, onları hatırlattı bu anıt bana. Diğer kaya parçası üzerinde ise “Osmanlı Devletinin, 1867 yılında Belgrad’ı Sırplara teslim ettiği" anlatılıyordu… 
*
Her millet, tarihini kendi gözünden anlatır. Yaklaşık 350 yıl Osmanlıya bağlı yaşasalar da bu kazanma anları da Sırplar için bir övünme, bir özgüven kazanma ve bağımsız olmanın sembolleri olarak anıtlaşmış. Bizim açımızdan ise insanı tekrar tekrar düşünmeye sevk eden anlar…
*
Çoğu zaman tarihin kırılma anlarını anlamaya çalışmak yerine, geçmişin ihtişamı ile övünmeyi seçerek, geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarmayı ihmal ediyoruz. Sonra biri çıkıp “tarih tekerrürden ibarettir” diye bir laf atıyor ortaya, onu dinlemeye başlıyoruz. Çıkıp da “tarih tekrar etmez, ders alınmayan yanlışlar tekrar eder” demiyoruz. Yapılan yanlışların kusurunu kendimizde aramak yerine, suçu tarihe atıp rahatlatanlara aldanıyoruz. Oysa ecdadımızı gerçekten sevmek demek, onların kazandığı savaşlarla övündüğün kadar, neden gerilediklerini ve niçin kaybettiklerini de dürüstçe konuşabilmeyi gerektirir. Çünkü ders alınmayan tarih masaldır, hikâyedir. Ben, Belgrad sokaklarında dolaşırken, zihnimde de bu düşünceler dolaşıyordu.
*
Bu şehir yabancı hissettirmiyor; Kale Meydan, Taş Meydan gibi mekân ve sokak isimlerinde, yemeklerde, hatta insanların bakışında bile bize tanıdık gelen bir taraf var. Bazı kiliselerin mimarisi bizim camileri andırıyor, hatta dışarıdan bakınca tek farkı minaresi oluyor. Bazı kiliselerin çan kuleleri de bizim minarelere benziyor. Komşuluk hakkı içinde birlikte yaşadığımız günleri hatırlatıyor. Balkanlar, tarihimizi, zaferlerimizi, acılarımızı, göçlerimizi ve hatıralarımızı taşıyor..
*
En çok dikkatimi çeken şeylerden biri de şu oldu: Tarihini korumayı ve hatırlamayı bilen toplumlar, geleceğini sağlam temeller üzerine kuruyorlar. Sırplar, parklarını çiçeklerle donattığı kadar, tarihten ders almayı sağlayacak kişilere ve olaylara dair heykel gibi, büst gibi sanatsal objelerle, anıtlarla da doldurmuşlar. Her adımda bir olayı anıyorlar; tekrar hatırlıyor, ders alıyor ve ders alınması gereken geçmiş olayları canlı tutuyorlar. 
*
Biz ise hâlâ, anıtlarda anlatılanları anlamaya çalışmak yerine put diyerek gözünü kulağını kapatanlara, anıtların put olmadığını, anıt ile put arasındaki farkı anlatmaya çalışıyoruz. Bazen geçmişimizi sloganlara teslim ediyoruz. Düşünmeden bağıranlar çoğalıyor ama anlayarak konuşanlar azalıyor.
*
Hâlbuki medeniyet, bilek gücüne güvenerek yüksek sesle konuşmakla değil; beyin gücü ile yüksek seviyede düşünmekle kuruluyor.
*
Belki de seyahat etmenin en büyük faydası bu oluyor, bize başka ülkeleri göstermekten ziyade, önce kendimizi gösteriyor.
*
Gezimizin bir sonraki durağı Bosna-Hersek olacak. Yeni anılarda buluşmak üzere, rehberimiz Muzaffer Özdemir Bey’e teşekkür ediyor, bakarken görmeyi bilen gözlere, Belgrad’dan selamlar gönderiyorum.

Yazarın Diğer Yazıları