Ayşe Özel

Şekirim Dede Kimdir?

Ayşe Özel

Şekirim Dede Kimdir?

Bozkırın ortasında yükselen kadim medeniyetlerin izini sürmek için yönünüzü Konya’ya çevirdiyseniz, yolunuzun mutlaka Selçuklu’nun ve Karamanoğulları’nın derin hatıralarından birine ilişir.

Bu hafta sizlere Çumra ilçesine, Alibeyhüyüğü Mahallesi'nde medfun Şekirim Dede'den bahsetmek isterim. Burası sıradan bir coğrafi koordinat değil; asırlardır bağrında sakladığı manevi muhafızlarla yaşayan canlı bir hafıza mekânıdır. İşte o toprakların tam kalbinde, zamana meydan okuyan demir çitlerin ardında, mütevazı ama vakur bir mermer kitabe yükselir: Şekirim Dede Türbesi.

Çoğumuzun hızla akıp giden modern hayat koşturmacasında başını çevirip bakmayacağı, belki de sadece "eski bir mezar" deyip geçeceği bu kutsal mekân, aslında Alibeyhüyüğü topraklarından tüm Anadolu’nun ruh köklerine uzanan devasa bir çınarın, toprak yüzüne çıkmış en kıymetli hazinesidir.

Kitabeyi dikkatle okuduğunuzda zaman bir anda bükülür; kendinizi Timur'un Anadolu'yu istilasıyla sarsılan 14. yüzyılın sonlarında bulursunuz. Karşımızdaki abidevi isim, rastgele bir derviş değildir. O, Orta Asya’nın kalbinde, Aral Gölü kıyılarındaki kadim Hocent şehrinde "tasavvuf şeyhlerinin seyyidi, efendisi ve menkıbe sahiplerinin önderi" olarak tanınan büyük veli el-Hac Abdullah Paşa’nın asil soyundan gelmektedir. Abdullah Paşa, Ahmet Yesevi öğretisiyle yetişmiş, ilim ve devlet erkanını şahsında birleştirmiş bir şahsiyetti. Onun vizyonu, Anadolu'nun İslamlaşma ve Türkleşme sürecine yön verecek iki kıymetli cevheri; yani öz oğullarını yetiştirmek oldu.
Abdullah Paşa'nın iki oğlu, babalarından aldıkları manevi sancakla Hocent’ten Karaman Eyaleti’nin Belviran Nahiyesi’ne göç ettiklerinde, adeta coğrafyayı ikiye bölerek paylaştılar ve iki kardeş zaviye kurdular. Büyük oğul Şeyh Hocenti, Kuzviran (bugünkü Kuzören) köyüne yerleşerek orada kendi adıyla anılan o meşhur irşad merkezini hayata geçirdi. Kardeşi Şeyh Şekirim Dede ise Alibeyhüyüğü’nü mesken tuttu. Bu iki kardeş, babaları Abdullah Paşa'nın adını ve Horasan dervişliği geleneğini Anadolu bozkırına ilmek ilmek işlediler. Onların bu samimi ve ihlaslı çabası, dönemin egemeni Karamanoğlu Alâeddin Bey ve oğlu II. Mehmet Bey’in de dikkatini çekmiş; her iki kardeşin zaviyelerine de hizmetlerini büyütebilmeleri için çok geniş araziler vakfedilmiştir.

Peki, günümüzde kulağa çok samimi ve sıcak gelen bu "Şekirim" ismi nereden gelmektedir? Tasavvufun derinliklerine indiğimizde, bu ismin aslında tesadüfi bir lâkap olmadığını anlarız. Tarihçiler, bu ismin kökenini Allah’a sürekli hamd eden dervişlere verilen "Şâkir" ya da "Şekûr" sıfatlarına dayandırır. Zamanla Anadolu insanının duru Türkçesiyle yoğrulan bu kelime, halkın dilinde "Şekirim" veya "Şekerim" halini almıştır. Diğer yandan bu isim, o dönemin dervişlerinin insanlara karşı takındığı tatlı dilli, güler yüzlü ve kucaklayıcı tavrına halkın duyduğu derin muhabbetin bir nişanesidir. Halk, kendisini manen doyuran bu gönül erine adeta "Şekerim" diyerek sarılmıştır.
Şekirim Dede’nin kütüphaneleri süsleyen kalın ciltli yazılı eserleri, şiir divanları yoktur. Çünkü babası Abdullah Paşa'dan tevarüs ettiği felsefede en büyük "eser", taşlara veya kâğıtlara yazılanlar değil; insana, toprağa ve topluma sunulan hizmettir. Abdullah Paşa'nın oğullarının bu topraklara bıraktığı en somut eser; Moğol istilalarıyla savrulan Anadolu halkına birer aş evi, sığınak, okul öğretisi ve adalet kapısı olan o muazzam zaviye ve vakıf sistemidir. Taş üstüne taş koyarak insan yetiştirmişlerdir.

Bugün o derviş ailesinden geriye fiziki olarak kalan ve günümüze ulaşan yegâne somut eser, Alibeyhüyüğü'nün merkezinde yer alan bu mütevazı türbe, tarihi kitabe ve Osmanlı arşivlerinde adını hâlâ yaşatan vakıf kayıtlarıdır. Ancak asıl büyük eser, yüzyıllar geçse de o topraklarda kök salan Yesevilik düşüncesinin, hoşgörünün ve o ismindeki tatlı dilli derviş ahlakının ta kendisidir.

Anadolu’yu sadece üzerinde yürüdüğümüz bir toprak parçası olmaktan çıkarıp "vatan" yapan şey, altındaki bu görünmeyen, şükürle ve sevgiyle yoğrulmuş seyyidlerin, alimlerin mayasıdır. Konya Çumra'nın bu sessiz muhafızının bıraktığı mirası ve Abdullah Paşa'nın soyundan gelen bu köklü kültürü hatırlamak, sadece geçmişe bir saygı duruşu değil; gelecekte kim olduğumuzu unutmamak için tutunmamız gereken en güçlü hafıza köprüsüdür. Başımızı modern dünyanın keşmekeşinden kaldırıp bu sessiz taşların fısıldadığı hikayelere kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor bile.

Şehrimizde bulunan büyüklerimizin kıymetlerinin bilip himmetlerine lâyık olabilmek duası ve ruhaniyetlerine birer Fatiha hediye etmek temennisiyle.

Sevgi ve saygı ile…

Yazarın Diğer Yazıları