Ayşe Özel

Ayaşlı Şakir Efendi Kimdir?

Ayşe Özel

Ayaşlı Şakir Efendi Kimdir?

Günümüz dünyası, görünür olmanın, sürekli bir şeyler talep etmenin ve maddi başarıların kutsandığı bir gürültü çağı. Herkesin sesini daha yüksek duyurmaya çalıştığı bu hengamede, yüz yıl öncesinden gelen bir ses, bizleri derin bir sessizliğe ve asil bir duruşa davet ediyor. Bu ses, ömrünü eğitime, sanata ve onurlu bir yalnızlığa adamış olan Ayaşlı Nazif Ağazade Münzevi Şakir Efendi’ye ait.

1870'lerin başında Ankara'nın Ayaş kazasında doğan Şakir Efendi, Darülmuallimin’den mezun olduktan sonra ömrünün büyük kısmını Konya’da geçirmiş bir Osmanlı müderrisi. Konya İdadisinde edebiyat, Türkçe ve Fransızca öğretmenliği yaparken, sadece ders kitaplarını değil, bir hayat felsefesini de aşılamış öğrencilerine. O, sadece kara tahta başında bir muallim değil; elinde kemanıyla musikiye ruh veren bir sanatçı, kalemiyle klasik şiirin inceliklerini dokuyan bir şairdi.
Tarih sayfalarında bu kadar uzun ve heybetli bir isimle anılmasının ise elbette derin bir anlamı ve hikayesi var. Doğduğu topraklara olan bağlılığından ötürü "Ayaşlı" diye anılan şair, memleketinin köklü ve saygın esnaflarından olan babası Nazif Ağa’ya hürmeten "Nazif Ağazade" (Nazif Ağa'nın oğlu) lakabını gururla taşıdı. Ona şükreden, kanaat getiren anlamına gelen "Şakir" ismini verenler, sanki onun gelecekteki o asil ruhunu önceden hissetmişlerdi. O, batıp giden şeyleri sevmezdi.Şakir Efendi’nin bu duruşu, güneşe, aya ve yıldızlara bakıp onların kaybolduğunu görünce "Ben batıp gidenleri sevmem" (Lâ uhibbu'l-âfilîn) diyen Hz. İbrahim’in teslimiyetinden besleniyordu. Şakir Efendi biliyordu ki; makamlar, rütbeler, mallar, mülkler ve alkışlar tıpkı akşam batan güneş gibi bir gün yok olup gitmeye mahkumdu. Bu yüzden ömrü boyunca fani olan hiçbir şeye kalbini bağlamadı, "batmayan ve yok olmayan" mutlak hakikatin peşinden gitti.

Ancak onu çağdaşlarından ayıran ve isminin önüne adeta bir mühür gibi kazınan asıl sıfat, kendi tercihi olan "Münzevi" kelimesiydi. Şakir Efendi, dünyevi hırsların, makam kavgalarının ve menfaat ilişkilerinin uzağında yaşamayı seçti. Hak ettiği övgüleri, rütbeleri kovalamak yerine; içsel bir zenginliği aradı. İşte bu kanaatkarlığı, hayata karşı dik ve onurlu duruşu onu kendi kabuğuna, yani asil bir inzivaya çekilmeye itti ve dostları arasında "Münzevi" olarak ölümsüzleşti.

1917 yılının soğuk bir günü, yarı çıplak odasından fırlayan Şakir Efendi, doğru Mevlâna'nın türbesine koşmuş, Niyaz Penceresi'nin soğuk demirlerini kavrayarak saatlerce Mevlâna'ya seslenmiş, O'nu güçlükle oradan ayıran Sivaslı Ali Kemali, tekrar odasına kapatmışsa da, Şakir Efendi şiddetli bir üşütmeden yatağa serilmiştir. Bir kaç ay sonra da 18 Haziran 1917 de hayata gözlerini kapamıştır.
1917 yılında Konya'da bu dünyadan göçüp gittiğinde, geride ne büyük mal varlıkları bıraktı ne de dünyalık rütbeler. Onun bıraktığı en büyük miras, Şems Mezarlığı'ndaki mezar taşına, dönemin Konya Müftüsü Ali Kemali Efendi tarafından kazınan o sarsıcı tespitti:
"Ayaşlı Nazif Ağazade münzevi Şakir Efendi'nin kabridir. Sağlığında olduğu gibi öldükten sonra dahi kimseden bir şey istemez."
"Öldükten sonra dahi kimseden bir şey istememek..." Bu cümle, sadece bir mezar taşı yazısı değil; bir insanın bu dünyadan geçerken bıraktığı en asil protestodur. Yaşarken babası Nazif Ağa'nın adına leke getirmeyen, ismi gibi her haline şükreden ve "Münzevi" unvanının hakkını veren bir ruhun, ölümden sonra bile aynı bağımsızlığı ilan etmesidir. O, Konya sokaklarında yaşarken kimseden bir menfaat ummadığı gibi, öldükten sonra ruhuna okunacak bir Fatiha’yı bile insanlara yük etmek istemeyecek kadar minnetsiz ve vakur bir ruha sahipti.

Bugün her köşe başında bir şeylerin talep edildiği, ilişkilerin çıkarlar üzerine kurulduğu bir çağda, Ayaşlı Şakir Efendi’nin hatırası önünde eğilmemek elde değil. O, batan şeyleri sevmeyen, gözünü kalıcı olana dikmiş gerçek bir arifti. Unutulmaya yüz tutmuş bu edep ve vakar mirasını hatırlamak, belki de bu çağın insanı olarak kendimize sormamız gereken en önemli soruların kapısını aralayacaktır:
Bizler bu dünyadan geçerken arkamızda nasıl bir iz bırakacağız? Minnetle eğilenlerden mi, yoksa Şakir Efendi gibi dimdik gidenlerden mi olarak gözümüzü yumacağız?
Şehrimizde bulunan büyüklerimizin kıymetlerinin bilip himmetlerine lâyık olabilmek duası ve ruhaniyetlerine birer Fatiha hediye etmek temennisiyle.
Sevgi ve saygı ile…

Yazarın Diğer Yazıları