Tavus Baba Kimdir?
Konya’da doğup büyüseniz de, bu şehre dışarıdan bir seyyah olarak gelseniz de yolunuz mutlaka bir gün Meram’a düşer. Bugün kafe seslerinin, modern ritimlerin arasında baki kalan o yeşil doku, aslında Selçuklu’dan beri bu şehrin ruhunu dinlendirdiği, kalbini arındırdığı manevi bir sığınaktır. Meram, Konya için sadece bir mesire alanı değil; Hz. Mevlâna’nın ilahi aşkla harmanladığı, Mesnevî’nin beyitlerine ilham olan kutlu bir coğrafyadır.
Eflâkî’nin Âriflerin Menkıbeleri adlı meşhur eserinde anlatılır; Hz. Pir, özellikle o sıcak yaz gecelerinde müridlerini ve dostlarını yanına alır, Meram’ın bülbül sesleriyle bezeli bağlarına çekilirdi. Çelebi Hüsameddin’in Meram’daki bağ evinde seher vakitlerine kadar zikir meclisleri kurulur, ilahi aşkın coşkusu göğe yükselirdi. Öyle ki Mevlâna, tabiatın bu ihtişamına, Meram’ın suyuna ve yeşiline kelimelerin ötesinde bir aşk beslerdi. İşte tam da o gecelerde, Meram’ın en yüksek yamacındaki minik bir kulübeden, vadiye doğru süzülen gizemli bir ses yükselirdi: Bir rebabın (veya neyin) yürek tırmalayan nağmeleri…
O kulübede yaşayan, uzak diyarlardan (belki de Hindistan’dan) sırf Mevlâna’nın nuruna pervane olmak için gelmiş gizemli bir dervişti. Kimi rivayetlere göre Mevlâna’yı uzaktan izleyen ve sesini duyurmaya çalışan bir hanım sultan (Tavus Ana), kimi menkıbelere göre ise sessizce kendi kozasını ören Şeyh Mehmet el-Hindi’ydi. Ama asıl önemli olan, aralarındaki o sessiz, kelimesiz bağdı. Mevlâna, Meram yamaçlarında dostlarıyla sohbet ederken, o kulübeden gelen nağmeleri saatlerce sükunetle dinler, bu gizemli meşkten derin bir haz alırdı.
Yine böyle bülbül seslerinin geceden sabaha döndüğü bir Meram seherinde, o tanıdık rebab sesi aniden kesildi. Meram sessizliğe büründü. Hz. Mevlâna, o gönülleri eriten sesin gelmediğini fark edince durakladı ve müridlerine buyurdu: “Gidin bakın, kulübeden ses gelmez oldu...”
Müridler tepeye tırmanıp kulübenin kapısını açtıklarında ne bir naaş bulabildiler ne de dünyalık bir iz. Odanın tam ortasında, sadece parıltısıyla göz alan bir yığın tavus kuşu tüyü ve bir rebab duruyordu. Gizemli derviş, dünyalık bedenini geride bırakmış, aşkın potasında eriyerek sırra kadem basmıştı. Hz. Mevlâna bu duruma derinden müteessir oldu ve müridlerine, o tüylerin bulunduğu yere bir makam, bir türbe yapılmasını emretti.
İşte bugün Meram’ın o dik yokuşunda bizi karşılayan, Konya’da Şems ve Mevlâna’dan sonra en çok kapısı çalınan Tavus Baba Türbesi, aslında Hz. Pir’in o gizemli aşığa gösterdiği vefa nişanesidir.
Bugün gazetemizin bu köşesinden Meram’a doğru baktığımda şunu görüyorum: Konya, sadece görünen medreselerden, taşa kazınmış Selçuklu mühürlerinden ibaret değildir. Bu şehir, Hz. Mevlâna’nın Meram aşkıyla, Tavus Baba’nın o dağ başında bıraktığı kuş tüylerinin zarafetiyle yoğrulmuş mistik bir tablodur.
Yolunuz bugün Meram’a düşerse, kafelerin gürültüsünden biraz uzaklaşıp o tepeye doğru adımlayın. Rüzgârı dinleyin. Belki de asırlar öncesinden kalan o gizemli rebabın sesi, Mevlâna’nın Meram’a duyduğu o büyük aşkla birleşip hâlâ kulaklarımıza fısıldıyordur: Aşkla gelen, arkasında yük değil, sadece zarafet bırakır…
Sevgi ve saygı ile...