Aile, Doğum ve Çözüm
“Batı hayatımızın tüm karelerine egemen oldu. Henüz yeterince nüfuz etmediği bir tek aile yapımız kaldı” demişti Aliya İzzet Begoviç.
Bilge Kral’ın sözünün üzerinden uzun yıllar geçti ama hala zihnimizde yankılanmaya devam ediyor. Ailemiz bitmedi ama son nefesini vermek üzere can çekişmekte, geriye tekrardan ayağa kalkabilme ihtimali var mı orası meçhul! O eski aile ruhundan eser bırakmadık. Aileyi bitirme projeleri yıllardır uygulana gelmekte. Belki de farkında olmadan bizde yer aldık bu projelerin içinde. Savunduk yıllarca. Peki, bu noktaya gelinirken neler yaşandı;
* İstanbul sözleşmesini hiçbir değişikliğe gitmeden ilk kabul eden ülke olarak hızımızı alamadık. Avrupa ülkelerinden sözleşmeyi kabul etmeyenler, kısmen kabul edenler olmasına rağmen biz yıllarca ilk hedefimiz kadın dedik yumduk gözümüzü. O da ne hızımızı alamadık en sonunda toptan kaldırdık.
* Kadın hakları diyerek evde babanın rolünü yok ettiler, anne rolünün yanında kadına bir de baba rolü verince hepten kadını bunalıma ittiler.
* Kızım, “Ayaklarının üzerinde duracaksın” diyerek kariyeri tek başarı ölçütü olarak sundular; hayat arkadaşından ekonomik olarak bağımsız olduğunda her şeyin yoluna gireceğini söyleyerek, yol arkadaşını bir rakip olarak tanıttılar.
* Ev hanımlığı ve annelik rolünü değersizleştirdiler. Ev hanımları sanki evde atıl şekilde oturuyor gibi lanse ederek ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz bıraktılar ve çocukları bakıcılara devredip kadınların hızla iş hayatına katılmasını teşvik ettiler.
* Kadınlar her işi yapabilir derken, kadının o ince, naif yapısını kaybettirtecek kaba saba işlere yönelmesini sağladılar. Kadını erkek gibi, erkeği kadın gibi yapmaya çalışarak cinsiyet kavramını kaldırdılar. Cinsiyeti bir potada eriterek rol karmaşasıyla birlikte ne kadın kadınlığını yaşayabildi ne erkek erkekliğini.
* Gündüz kuşağı programlarıyla aldatmalar toplumu zehirlerken, akşam dizileri gençlere evlenmeden yaşamanın bütün cazibesini gösterdi.
* Haber programları aile facialarını gözümüze çok yaklaştırarak; ana babasını öldüren evlat, evladını öldüren ana-baba diye ince dokunuşlar yaptı.
* Süresiz nafaka ile tekrardan evlenmenin önüne ket vuruldu.
* 2012 yılında yeni anayasa görüşmelerinde “Eşcinsel evliliğe izin verilmesini teklif etti” mecliste bir fırka, bir başka fırkada destek verdi.
Bütün bunların ardından bugün dönüp soruyoruz gençler neden evlenmiyor, aile neden dağılıyor, doğum oranı neden azalıyor?
Ve aklımıza Bilge Kral'ın başka bir sözü geldi: “Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmesi, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor.”
Oysa asıl düşünmemeniz gereken biz nerede hata yaptık? Neden halen sayıyla ilgileniyoruz? Var olan çocuklarımız bizim çocuklarımız mı? Çocuklarımıza sahip çıkabiliyor muyuz? Evet, bedenler bu topraklarda ancak zihinler sömürülmüş. Var olan çocuklar bile artık sizin çocuklarınız değil.
Biz halen sayıyla ilgilendiğimiz için zihinlerin nerede olduğu, kimin elinde olduğuyla da pek ilgilenmiyoruz. Dünyada ne kadar etkili olduğumuzdan, katkımızdan, ilmimizden, edebiyatımızdan, insanlığımızdan hiç bahsetmiyoruz. Hakkın, hukukun, adaletin, huzurun acaba dünya sıralamasında kaçıncı sırasındayız? Daha 80 milyon iken bunları hakkıyla karşılayamıyorken neden çoğalalım?
Eğer gelecekler, iktidarlar, güçler sadece nüfus olsaydı bugün dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Hindistan dünyanın en etkili ülkesi olurdu. 9 milyonluk İsrail katliam yapıyor, 2 milyar Müslüman nüfusu veya 8 milyar insan neden kundaktaki bebeği kurtaramıyor?
Bakan Hanım önümüzdeki beş yıl içinde ilkokul çağındaki çocuk sayısının dokuz yüz bin azalacağından söz ediyor. Peki, kırk kişilik sınıflarda balıksırtı istifi gibi istiflediğiniz, kalabalıklar içinde benliği kaybolan çocuklarımız içinde hayıflanıyor musunuz? Nitekim nüfusun azalmasının iyi yönü de daha az kişiyle nitelikli bir eğitim alma fırsatı oluşturabilir birde bu açıdan bakmak lazım.
Çözüm yolu olarak ise; annelere doğum iznini artırma, 6-25 yaş arası çocuk için harca harca bitmeyen 346 lira yardım veriyorsunuz. Bizde bu fırsatlardan dolayı yarından tezi yok çocuk yapmaya karar verdik haberiniz olsun!
Hadi ekonomik külfeti bir kenara koyalım, ama yine de anlamadığınız bir mesele var; bizler güvensizlikten, adaletsizlikten, değersizlikten ve huzursuzluktan dolayı çocuktan çekiniyoruz. İnsanlar çocuklarını sadece dünyaya getirmek istemez; onları umutla büyütmek ister. Bugün doğum oranlarını konuşmak yerine var olan çocuklarımızın geleceğini mi konuşsak. Çünkü sayılar büyüyebilir, ama bir milletin geleceğini belirleyen şey, nüfusunun kalabalıklığı değil; yetiştirdiği insanların kalitesidir. Bakın, İsviçre'de ülke nüfusunun 10 milyonla sınırlandırılması bile halkın kararına bırakılıyor. Ne kadar güzel değil mi? Burada gördüğümüz şey ise; halkın ülkenin geleceğini ilgilendiren her konuda asıl söz sahibi olduğunu görüyoruz. Peki ya bizde? “Gel vatandaş gel” hepinizi misafir olarak kabul ederiz ve kimseye de sormayız.
Ha, bu arada ille de doğum oranlarını artırmak istiyorsanız bunun da bir yolu var; “Ne olursan ol, yine de gel” der, insanları vatandaşlığa geçirirsiniz. Onlar da size bolca çocuk verir, böylelikle nüfusumuz artar, doğum oranı istatistikleri de istediğiniz seviyeye ulaşır. Nasıl çözüm ama?