Bir Hayat Nasıl Yaşanır?
"Bir hayat nasıl yaşanır?” demişti İlber Ortaylı Hocamız. Kimden ne öğrenileceği, nerelerin gezileceği, neyin izleneceği, neyin dinleneceği, neyin okunması gerektiğinden bahsetmişti. Bahsetmişti bahsetmesine ama hayatın öyle istenildiği, hayal edildiği, umut edildiği gibi de yaşanmadığını Hocamız da çok iyi biliyordu. Çünkü hayat; bulunduğunuz şehre, çevrenizdeki insanlara, unvanınıza, maddi durumunuza, anne ve babanıza, size yön ve yol gösteren insanlara ve en önemlisi de yaşadığınız topraklara göre değişir.
Sabahın ilk ışıkları odanızdan içeri vuruyor ve mutlu oluyorsunuz. Ardından güzel bir gün umut ediyor ve hayata başlıyorsunuz. İçinizden sokaktaki kurda kuşa selam vermek geliyor.
İşe gitmek için aracınıza binip yola çıkacağınızda ise gerçek hayat başlıyor.
Komşunuzun aracı uygunsuz bir şekilde park edilmiş, tam sizin aracınızın önünde. Güç bela, araca sürtmeden trafiğe çıktığınız an kendinizi Formula 1 yarışının içinde buluyorsunuz. Arkanızdan çalan bir düdük, önünüze kırılan bir araç derken uykunuzun mahmurluğu kalmıyor. Sanki siz sabah gezintiye çıkmışsınız da diğer herkes işe yetişmek için yola çıkmış!
İşe varıyorsunuz. Herkes gergin. Gün boyunca ülke sorunları, ekonomi, dedikodu ve sinirli, kaba davranan insanlarla haşır neşir oluyorsunuz.
O sırada telefonunuz çalıyor. İnternetiniz bitmiş, hesaplarınız ele geçirilmiş, çok iyi bir kampanya varmış da sizin haberiniz yokmuş. HGS borcunuz varmış, terör örgütlerine üye olmuşsunuz, hakkınızda icra başlamış, bir davada infaz edilmek üzereymişsiniz de siz o sırada uyuyormuşsunuz!
Ardından faturalarınızı kontrol ediyorsunuz. Taahhüt edilenden yüksek gelmiş. Müşteri hizmetlerini arıyorsunuz. “Düzelttik, düzeltilecek...”, aldığınız ürün kırık gelmiş esnafı arıyorsunuz “Git, nereye şikâyet edersen et...” derken akşam oluveriyor.
Artık rahat bir dinlenme hayaliyle evin yolunu tutuyorsunuz. Hanım ihtiyaç listesini göndermiş. Eve girmeden önce bir alışveriş merkezine uğruyorsunuz. Fiyatlara bakıyorsunuz dünkü fiyatlardan eser yok derin bir “of” çekip, sıranızı kaptırmamak için pür dikkat kesiliyorsunuz.
Tam eve adımlarken sokakta her iki kelimesi küfür olan, avazı çıktığı kadar yüksek sesle bağıran insanların sözlerini işitiyorsunuz. Güç bela kendinizi siteye atıyorsunuz. Sitede yerlere pisliğini bırakan komşularınıza dua edip, temizlikçinin işini neden bu kadar iyi yaptığından dolayı hayıflanıyorsunuz.
Akşam yemeğinden hemen sonra ekranların başına geçiyorsunuz. Maksat biraz kafayı dağıtmak. Televizyonu açıyorsunuz. O da ne? Bir şok daha yaşıyorsunuz: Zam, kaos, savaş, katliam ve kavga... içiniz daralıyor diğer kanala geçiyorsunuz “uçuyormuşuz”, “Avrupa bizi kıskanıyormuş”, “bizden korkuyorlarmış”, “dünyada eşimiz benzerimiz yokmuş” bir anda suratınızda bir gülümseme.
Tam yatmak üzere başınızı yastığa koyduğunuz anda bu kez son ses müzik açmış sokaktan geçen bir araç ile savruluyorsunuz.
Gece rüyanızda ise hakkınızı alabilmek, dolandırılmamak, kandırılmamak için tüketici mevzuatından tutun da bütün kanunları yalayıp yutuyorsunuz.
Her nefesimizi dolu dolu yaşıyoruz! Hayal kurmaktan, çığır açmaktan, büyük işler başarmaktan öte; işte böyle bir mücadeleyle yaşıyoruz biz bu hayatı, bu topraklarda.
Ve ertesi gün. Aynı şeyleri tekrar yaşamanın heyecanıyla, düşünmeden, düşlemeden, zulmetmeden, zulme uğramadan yaşayabilmek için bir kez daha “Ya sabır” deyip yola devam ediyoruz. Hem de her sabah bir eksik bir fazla aynı şeyleri yeniden yaşamak üzere.