Gönül Daralmasına Selçuklu Reçetesi: Afakan Türbesi
Şehrin gürültüsünden kaçıp Akyokuş’a doğru tırmanırken, Beyşehir Caddesi’nin hemen kenarında, bir akaryakıt istasyonunun gölgesinde zamana direnen küçücük bir Selçuklu bakiyesi selamlar sizi. Önünden her gün binlerce insanın modern dünyanın telaşıyla aceleyle geçip gittiği, çoğunun dönüp bakmadığı, bakanın ise derin bir mistisizm hissettiği bu yapı; halk arasındaki adıyla Afakan Türbesi’dir. Petrol kokusu ve korna seslerinin tam ortasında, adeta zamandan koparılmış bir vaha gibi duran bu mekân, bize hız çağı ile durağan kadim dünya arasındaki o keskin çelişkiyi fısıldar.
Modern dünyanın bize cömertçe sunduğu (!) yeni nesil varoluşsal sancılarımız var artık: Klinik raporlarda adı panik atak, anksiyete veya depresyon olan; eskilerin ise o derin irfanla kısaca "afakan basması" dediği ruh sıkışmaları... Göğüs kafesimize oturan o görünmez ağırlık, aslında ruhun hızla akıp giden dünyaya yetişememe, anlamı yitirme çığlığıdır.
İşte tam da bu yüzden, yüzyıllardır burası Konya’nın "daralan gönüllerinin manevi durağı" olmuştur. İnsanlar psikiyatrist kliniklerinden veya modern tıbbın eczane kuyruklarından önce ya da sonra; ruhlarındaki o ağır, tanımsız yükü bırakmak için bu taş yapının şefkatli sessizliğine sığınırlar.
Aslında mimari olarak baktığınızda, karşımızda duran yapı görkemli bir anıt ya da ihtişamlı bir külliye değil; zamana ve hoyratlığa yenik düşmüş bir Selçuklu türbesinin sadece cenazelik (kripta) kısmıdır. Toprağın altında kalması gereken o mahrem ve sırlı oda, üst gövdesi yıkılınca yeryüzüne çıkmış, sonraki nesiller etrafını kaba taşlarla çevirip üzerini alelade bir çatı ile kapatmıştır. İçindeki iki kimliksiz sandukayı bağrına basan bu mekân, adeta insan ruhunun da yıkıntılar arasından nasıl doğabileceğinin somut bir nişanesidir.
Türbenin kapısını aralayıp içeri girdiğinizde sizi karşılayan bu iki ahşap sandukada aslında kimin yattığı, yazılı tarihin ve resmi kayıtların karanlığında saklıdır. Ne zamana meydan okuyan bir kitabe ne de tozlu arşivlerde bir isim levhası vardır. Kimlikleri belirsiz bu iki zat, halkın kolektif hafızasında şahsi isimlerinden sıyrılıp mekânın ve dertlerin ruhuyla birleşmiş, doğrudan "Afakan Dede" olmuştur. Tarihçilere göre bu sandukalar, 13. veya 14. yüzyılda bu topraklara Anadolu irfanını üfleyen, adanmış Horasan erenlerine ya da bir gönül sultanı ile onun müridine aittir. İsimleri ve dünyalık unvanları toprağa karışıp unutulmuş olsa da onlar, yüzyıllardır bu şehrin "isimsiz gönül doktorları" olarak sessiz bir nöbettedirler. Bu adsızlık, tasavvufun en yüksek makamı olan "hiçlik" öğretisinin somut bir tezahürü gibidir.
Bu topraklarda yüzyıllardır sessizce işletilen "gönül hekimliği" müessesesi çıkar karşımıza. Kadim tıp anlayışımız, insanı sadece et ve kemikten ibaret bir makine olarak görmez; bedendeki marazın kaynağını ruhun dengesini yitirmesinde arardı. Modern psikolojinin insanı laboratuvar kodlarıyla çözmeye çalıştığı günümüzde, gönül hekimleri meseleye çok daha derin bir yerden, insanın varoluşsal yaralarından bakarlar. Onlar reçetelerini kimyasal formüllerle değil, "Bu da geçer yâ hû" teslimiyetiyle, sabırla ve rıza makamıyla yazarlardı. Afakan Türbesi'nde yatan o iki isimsiz kimlik, yüzyıllar boyunca buraya iç daralmasıyla gelen binlerce insana şu sessiz mesajı fısıldayan birer gönül hekimidir: “Sen bu dünyada bir isimden, bir makamdan ibaret değilsin. Bak, bizim adımız bile unutuldu ama huzurumuz baki. Bırak sırtındaki o dünyalık yükleri, dön kendi içine.” Onların hekimliği, insanı kendi nefsinin hapishanesinden çıkarıp geniş bir rıza denizine bırakma sanatıdır.
Türbenin geçmişine dair anlatılan halk ritüelleri ise antropolojik ve sosyolojik açıdan muazzam birer inceleme konusudur. Eskiden buraya gelenlerin, içlerindeki dert kabuğunu soymayı simgelesin diye haşlanmış yumurta soydukları veya ruhlarındaki o kördüğümleri kırma ümidiyle duvara çiğ yumurta fırlattıkları anlatılır. Hemen önündeki ağaca bağlanan rengârenk bezler de bu çaresizliğin somut nişaneleridir. Bugün tıp biliminin ve dinin doğru kabul etmediği, hurafe olarak nitelendirilen bu batıl ritüeller aslında bize çok derin bir insanlık gerçeğini fısıldar: İnsanoğlu, göğsünü daraltan o görünmez elden kurtulmak, ruhunun karanlığını somutlaştırmak ve ondan kurtulmak için her çağda tutunacak bir dal, sığınacak bir mana, acısını teslim edecek bir aracı aramıştır. Yumurta kabuğunda kendi kabuğunu gören insan, aslında ilkel ama son derece samimi bir arınma seansı yaşamaktadır.
Bugün Afakan Türbesi’nin bahçesinde bez parçaları yok belki ama hâlâ yumurta kabukları var maalesef. Ancak duvarlarına sinmiş yüzyıllık ahlar, gözyaşları, dualar ve ümitler de hala o serin taşların gözeneklerinde yaşıyor. Modern şehir hayatının keşmekeşinde, beton binaların arasında ruhunuzun daraldığını, kelimelerin bittiğini ve afakanların sizi boğduğunu hissettiğiniz bir gün, yolunuzu bu mütevazı mekâna düşürün. Taş duvarların bin yıllık serinliğine alnınızı yaslayıp derin bir nefes alın.
Çünkü bazen en iyi ilaç; modern dünyanın sunduğu gürültülü çözümlerde değil, geçmişin o derin sessizliğinde, o kadim gönül hekimlerinin sırrında kendi içinize dönmek ve bu toprakların mayasında var olan o köklü "teslimiyet ve hiçlik" duygusunu yeniden hatırlamaktır.
Şehrimizde bulunan büyüklerimizin kıymetlerinin bilip himmetlerine lâyık olabilmek duası ve ruhaniyetlerine birer
Fatiha hediye etmek temennisiyle.
Sevgi ve saygı ile…