Mevlânâ’nın Gölgesinde Bir Cömertlik Abidesi: Sîn ve Nân
Tarih, sadece büyük savaşları kazanan generalleri ya da taht kavgalarını yöneten sultanları yazmaz; bazen bir coğrafyanın ruhunu, bir dergâhın sessizliğini tamamlayan saklı kahramanları da fısıldar kulaklarımıza. İşte o fısıltılardan biri, bugün Konya’da, Hazreti Mevlânâ’nın huzurunda, o mistik hazirenin sessizliğinde yatan Sinan Paşa’dır.
Çoğumuz Konya’ya gittiğimizde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin o heybetli yeşil kubbesine kilitleniriz. Oysa o avluya adım attığınızda, ayaklarınızın altında ve yanı başınızda asırlık bir sadakat tarihi yatar. Haziredeki o mütevazı türbelerden birinin sahibi olan Sinan Paşa, tarihin tozlu sayfalarında Fatih’in ünlü veziri ya da Osmanlı’nın kudretli kaptan-ı deryalarıyla sıkça karıştırılır. Oysa o, apoletlerinden ziyade gönlüyle, kılıcından ziyade sofrasıyla tarihe iz bırakmış Mevlevi meşrep bir askerdir.
Sinan Paşa’yı bugünün dünyasından bakıp da anlamlı kılan en büyük özelliği, unvanların arkasına saklanmayan o muazzam cömertliğidir. Savaş meydanlarında düşmana göğüs geren bu yiğit komutanın evinde, her gün bitmek bilmeyen bir insan seli ağırlanır, sofralar kurulur, ekmekler bölüşülürmüş.
Öyle ki, gün gelip de masraflar boyu aşınca, kâhyası endişeyle yanına sokulmuş: “Paşam, misafirlere biraz ara mı versek? Bütçe dayanmıyor.”
İşte tam bu noktada, Sinan Paşa’nın verdiği cevap, sadece bir harf oyunundan ibaret değildir; bir hayat felsefesidir, bir varoluşun açık kanıtıdır. Şöyle der paşa:
“Evlat, bizim adımız Sîn ve Nân’dır (Farsça 'ekmek'). Ekmeğimizin soframızdan uzak olması, adımızın ve varlığımızın bizden uzak olması demektir.”
Ne muazzam bir şuur! İsmini ekmekle, yani paylaşmakla bir tutan bir ruh… Bugün binaların boyuyla, banka hesaplarının büyüklüğüyle ya da sosyal medyadaki sahte popülaritelerle insanlığını ölçen modern dünya için ne kadar da yabancı, ne kadar da sarsıcı bir cümle. Sinan Paşa, adını tarihe altın harflerle yazdırmak için saraylar dikmemiş; o, adını açların karnında, gariplerin duasında ve bir somun ekmeğin sıcaklığında yaşatmayı seçmiş.
Belki de bu yüzden, vefat ettiğinde onu sıradan bir mezarlığa değil, "Gül Bahçesi"ne, aşkın ve teslimiyetin merkezi olan Mevlânâ’nın dizinin dibine defnettiler. Çünkü cömertlik, aşkın en somut hâlidir. Paylaşmayı bilmeyen bir kalbin, Mevlânâ’nın “Gel, ne olursan ol yine gel” çağrısını anlaması mümkün müdür?
Yolunuz Konya’ya düşerse, yeşil kubbenin gölgesindeki o hazirede Sinan Paşa’nın türbesinin önünde bir an durun. Ve kendinize şu soruyu sorun: Biz bu hayatta kendi adımızı neyle tanımlıyoruz? Hırsla mı, yoksa Sinan Paşa gibi sofradaki ekmekle, yani bölüşmenin zarafetiyle mi?
Şehrimizde bulunan büyüklerimizin kıymetlerinin bilip himmetlerine lâyık olabilmek duası ve ruhaniyetlerine birer Fatiha hediye etmek temennisiyle.
Sevgi ve saygı ile…