Kırk Yıllık Hatrın Biyokimyasal Sırrı: Kahve ve Bağırsak Mikrobiyotası
Prof. Dr. F. Hümeyra YerlikayaAydemir
Cemal Süreya, “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” der. Sabahattin Ali ise kendi penceresinden yaptığı mutluluk tanımında, sabah kahvaltıda çay kaşıklarının sesi birbirine karışıyorsa bunun mutluluğun sesi olduğunu söyler. Değerli yazarlarımız mutluluğu kendilerince böyle güzel tarif etmişler.
Bana “Mutluluğun tanımı nedir?” diye sorsalar, ben de hiç tereddüt etmeden şunu söylerim: Bir evde yeni pişmiş bir kekin kokusuna karışan o taze kahve kokusu…
Bu köşe yazımızda sizlere, benim mutluluk cümlemin başrolünde yer alan o eşsiz unsurdan, yani kahveden bahsetmek istiyorum. Gelin, bir fincan kahvenin ardında yatan o büyüleyici biyokimya dünyasına birlikte bakalım.
Geçtiğimiz aylarda Nature Communications dergisinde Serena Boscaini ve arkadaşlarının yayımladığı son derece kıymetli bir makale dikkatimi çekti. Bu köşe yazımı kurgularken de açıkçası doğrudan bu çalışmadan ve literatürdeki güncel verilerden esinlendim.
Söz konusu çalışmanın başlığı oldukça çarpıcı: “Düzenli kahve tüketimi bağırsak mikrobiyomunu şekillendirir; konakçının fizyolojisini ve bilişsel işlevlerini değiştirir.”
Şimdiye kadar yapılan sayısız bilimsel araştırmada kahvenin; nörolojik sağlığa, kardiyovasküler sisteme, diyabete ve insülin direncine olan etkileri detaylarıyla sorgulandı. Ancak son yıllarda yayımlanan bu çalışma ve benzeri araştırmalar, meseleyi bir adım öteye taşıyarak konuyu doğrudan bağırsak mikrobiyomu üzerinden ele alıyor.
Benim de ana çalışma alanım bağırsak biyokimyası ve mikrobiyota olduğu için bu veriler haliyle çok ilgimi çekti. Bir fincan kahvenin bağırsaklarımızdaki o devasa ekosistemle nasıl bir etkileşime girdiğini ve bu etkileşimin genel fizyolojimize nasıl yansıdığını gelin birlikte inceleyelim.
Çalışmanın detaylarına baktığımızda; sağlıklı yetişkinlerde orta düzeyde kahve tüketiminin biliş, ruh hali, bağışıklık ve bağırsak mikrobiyotası üzerindeki etkileri titizlikle incelenmiş. İki haftalık bir kahve yoksunluğu süreciyle kafeinli ve kafeinsiz kahvenin farkları belirgin şekilde ortaya koyulmuş. Burada "orta düzeyde kahve tüketimi" derken neyi kastettiğimizi de doğru betimlemek gerekir: Günlük 2 ila 3 fincanı, en fazla 4 fincanı geçmeyen, çekirdek kalitesine güvendiğimiz ve iyi demlenmiş filtre kahvelerden bahsediyoruz.
Zihinsel performans ve ruh hali parametreleri incelendiğinde, düzenli kahve tüketiminin dikkat ve uyanıklığı belirgin şekilde artırdığı, ancak aynı zamanda daha yüksek dürtüsellik ve duygusal tepkisellikle ilişkili olduğu görülmüş. Kahveyi geçici olarak bırakmak dürtüselliği azaltırken, kahveye yeniden başlamak algılanan stresi ve depresyon belirtilerini düşürmüş. Kaygı ve psikolojik sıkıntıdaki azalma ise yalnızca kafeinli kahve tüketen grupta gözlenmiş. Tüm bunlarla birlikte kahve tüketiminin, vücudun stres hormonu olan kortizolu salgılama dengesini veya fiziksel ve sosyal strese karşı direncini olumsuz etkilemediği saptanmış.
Kahve Bağışıklığınızı ve Bağırsak Floranızı Güçlendiriyor!
Bağışıklık tarafına baktığımızda ise kahve içenlerde iltihap göstergesi olan CRP ve Interlökin-6 seviyeleri daha düşük, iltihap önleyici özellikteki Interlökin-10 düzeyleri ise daha yüksek bulunmuş. Araştırmacılar, kahvenin yapısındaki zengin fenolik bileşikler sayesinde vücutta anti-inflamatuar (iltihap önleyici) bir koruma kalkanı oluştuğunu belirtmişler.
Metabolizma ve mikrobiyota etkileşiminde ise çalışma, kahvenin genel diyetten bağımsız olarak bağırsak mikrobiyomunu doğrudan değiştirdiğini kanıtlamış. Kahve tüketenlerde Firmicutes ve Eggerthella gibi faydalı bakteri türlerinin ve yararlı fenolik metabolitlerin arttığı gösterilmiş. Bununla birlikte, kaygı ve bilişsel süreçlerle doğrudan ilişkili GABA ve IPA gibi nöroaktif bileşiklerde de olumlu değişimler bildirilmiş. Bağırsak mikroplarının kahve bileşenlerini işleme biçimi bireyden bireye yüksek değişkenlik gösterse de hem kafeinli hem de kafeinsiz kahvenin metabolik sağlığı güçlü bir şekilde desteklediği anlaşılmış.
Özetle makalenin ana çıkarımı şu: Kahve içmeyen bireyler daha kararlı nörofizyolojik ritimlere sahip olsa bile, düzenli ve ölçülü kahve tüketenlerin bağışıklık, bağırsak florası ve zihinsel performans açısından çok önemli avantajlara sahip olduğu bilimsel olarak ortaya konmuş.
Tabii burada aklınıza şöyle bir soru gelebilir: “Hocam, bu araştırma filtre kahve üzerinden yürütülmüş ama bizim geleneksel Türk kahvemiz de bu verilerle eşdeğer kabul edilebilir mi?”
Türk Kahvesi için de aynı şeyleri söyleyebiliriz…..
Elbette Türk kahvemiz de son derece değerli ve zengin bir içeriğe sahip. Ancak aralarında küçük ama önemli bir hazırlık farkı bulunuyor. Türk kahvesi, kaliteli kahve çekirdeklerinin un inceliğinde öğütülmesiyle hazırlanan ve dünyada telvesiyle pişirilip servis edilen tek geleneksel kahve çeşidimiz. Süzülmeden pişirildiği için klorojenik asit ve antioksidan bileşikleri yüksek oranda bünyesinde barındırıyor; bu yönüyle oldukça faydalı. Sadece filtre edilmediği için kafesterol gibi bazı yağ bileşenleri fincanda kalabiliyor ki bu da filtre kahvenin küçük bir avantajı.
Burada asıl dikkat etmemiz gereken nokta, Türk kahvesini pişirirken veya kavururken yakmamak. Aşırı kavrulmuş veya yanmış kahvelerde akrilamid oluşumu risk teşkil ettiği için, ideal derecede kavrulmuş ve doğru pişirilmiş Türk kahvesini de tıpkı filtre kahve gibi bu sağlıklı çerçevede değerlendirebiliriz.
Ancak bir hususu önemle belirtmek isterim: Market raflarında gördüğümüz granül hazır kahveler, glikoz veya fruktoz şurubu içeren paketli ürünler kesinlikle bu çalışmanın ve bahsettiğimiz biyolojik yararların dışındadır. Onlar tamamen ayrı bir köşe yazısının konusu ve sağlık açısından önermediğimiz seçeneklerdir. Bizim burada altını çizdiğimiz; doğru kavrulmuş, katkısız ve taze demlenmiş gerçek kahvedir.
Tüm bu veriler gösteriyor ki, fincanımızdaki kahve sadece keyifli bir içecek değil; metabolizmamız, bağırsak floramız ve zihinsel sağlığımız da rol oynayabilen bir unsur. Sabah kahvenizden aldığınız o ilk yudumda, sadece güne uyanmış olmuyorsunuz; milyarlarca faydalı mikrobunuzu besliyorsunuz. Bir dahaki sefere kahvenizi yudumlarken, fincanınızdaki bu mucizevi biyokimyaya küçük bir tebessümün eşlik etmesi dileğiyle…